top of page

Kötülüğün Tarihi - 5 (Mezopotamya-3)

Merhaba,


Aşkın ve tanrısal varlıkların arasına sızan kötülük, insanlığın içinde de yer edinmişti. İlkel Dinler Tarihi - 11 (Babil Yaratılış Destanı) adlı yazıda buna bir sebep önerilmişti. Marduk, evreni yaratırken düşmanı Tiamat'ın generali Kingu'nun kanını insanlığın yapımında kullanmıştı. Haliyle, aşkın kötülük içimize girmiş, bizi biz yapan önemli bir unsur haline gelmişti. Kötülüğün kökeni bu kutsal varlığa bağlandığı için artık insanoğlunun tek yapması gereken onunla yaşamayı öğrenmesiydi. Bu yapısal sorunu, mevcut iktidarın görevlendirdiği tanrılara bol bol tapımla bir nebze olsun çözebilir yada kaçınılmazı erteleyebilirdi. Fakat, daha o zamanlarda bile bunu yutmayanlar vardı. Babil Ekklesia'sı adlı "İnsan sefaleti üzerine diyalog"dan okuyalım;


En iyi etlerle beslenen gururlu aslan tanrıçasının kederini yatıştırmak için buhur adağını sunuyor mu? ... [Bana gelince] hiçbir kurban ya da adak kaçırdım mı? [Hayır], Tanrılara dua ettim, tanrıçalara gerekli kurbanları sundum... Tanrı bana zenginlik değil, kıtlık verdi... Kalabalık, cinayet konusunda uzman, üstün bir adamın sözlerini övüyor, ama hiç şiddet kullanmamış alçakgönüllü insanı alçaltıyor. Kötü haklı çıkıyor ve doğru kovuluyor. Zayıfı aç bırakıyorlar, altını haydut alıyor. Kötünün gücü daha da arttırılıyor, ama sakat yıkıma sürükleniyor, zayıf öldürülüyor.


“Tanrıların her yaptığına akıl sır ermez” safsatası burada çöküyor. Benzer bir durumu İlkel Dinler Tarihi - 13 (Hititler)'de de görmüştük. Murşuli bitmek bilmeyen salgın yüzünden; tanrılara cepheden dalıyordu. Fakat, bu Babillinin isyanında çok önemli bir kısım daha var; kalabalığın vahşi ama popülist bir tiran veya diktatörün peşinde koşması. Veba salgını veya çocukların ölümü anlam verilemeyen korkunç olaylardı; fakat katillerden kurulu bir ordunun yağması, talanı ve yıkımı sadece ve sadece insanlığa aitti. Bu gerçeğin örtbas edilmesi için, sıradan vatandaşların sırtında taşıdığı aristokrasi ve onun savaş makinesinin meşruluğu sağlanmalıydı. Yoksa, kötülüğün gerçek kökeni ortaya çıkardı.


Her zamanki gibi tanrılara dönüldü ve yeni bir tane (farklı bir prototip) icat edildi; Ölüler Diyarı Efendisi Savaşçı Tanrı Erra. Babillerin, Sümer mitolojisinde Nergal adı verilen tanrıdan devşirdikleri bu hırçın, korkusuz ve öfkeli tanrı, baş tanrı Marduk'la konuşur;


Evinde kal! Verdiğin talimatı, yerine getireceğiz, Emirlerini yerine getireceğiz; Karabaşlar sana yakarırsa dualarını kabul etme! Çünkü ülkeyi mahvedeceğim, yıkıntı tepeciklerine çevireceğim Kentlerin işini bitirecek, çöle çevireceğim; Denizleri alt üst edecek, ürünleri yok edeceğim; Kamışlıkları ve sazlıkları yerle bir edecek, ateş yakar gibi yakacağım! İnsanları öldüreceğim, bütün canlı varlıkları yok edeceğim. Yeniden döllenmeleri için birini bile bırakmayacağım. Sürüleri ve vahşi hayvanları hayatta bırakmayacağım.


Erra (Nergal) mitin devamında esip gürlemeye devam eder; tehditler savurur, eski seferlerini anlatır vs vs. Babil'in ihtişamını kaybettiği ve zayıfladığı döneme dair bu tabletler aslında Kitab-ı Mukaddes'de de örneğini bol bol göreceğimiz kendi halkına sinirlenen tanrının zulmüdür. Fakat, metni okurken başka bir şey daha ortaya çıkar; bu miti yazan kişi, belki de insanların içindeki şiddet dürtüsünü tekrar ayağa kaldırmaya çalışıyordu. Tahminlere göre bu tip mitler, rahip ve rahibelerin yönetiminde bir koroyla söyleniyordu. Belki belli bir ritim tutuluyor, buhur ve diğer destek araçlarıyla dinleyenleri bir esrimeye çekiyordu. Herkesin havaya girdiği bu ortam, ortak hedefte birleşmeyi, inancın pekişmesini sağlıyordu. Peki, şiddet ne işe yarayacaktı?


İlkel Dinler Tarihi - 7 (Çatalhöyük) yazısında duvar resimlerine bağlı bir tezden bahsetmiştik; şehrin genç erkeklerinin katıldığı bir av ritüeli. Özetle, büyük ve tehlikeli av hayvanı önce korkutulup kızıştırılıyor ve sonra toplu saldırıyla öldürülüyordu. Bu yoğun adrenalin ortamı, gençleri bir şeyin etrafında topluyordu; şiddet. Kan basıncı artan topluluk belli ki bir esrimeye geçiyor ve dehşet dolu anları büyük bir keyifle yaşıyordu. Biyolojik evrimin önemli basamaklarından birisi olan bu adrenalin bağımlılığı birey ve topluluğun hayatta kalma olasılığını arttırır. Yüksek adrenalin, kişinin fiziksel potansiyelini ortaya çıkartır ve olmayacağı oldurur. Günümüz sosyal ortamında pek de ihtiyaç duymadığımız bu olgu, Paleolitik ve Neolitik Dönem için çok önemlidir. Klanınıza saldıran bir yırtıcı veya başka bir klanı etkisiz hale getirmek, büyük bir avı dize getirmek için çok etkilidir. Fakat, buna ihtiyaç duyulmadığı zaman başa bela olur. Günümüzde bol spor ve egzersizle üstesinden gelinen bu dürtüye karşı tarih öncesinin cevabı Çatalhöyük'teki av partileri olabilir. Bir anlığına herkesin kimliğini unutup, tek bir şey yani dehşette bir olması; cennetten kovulmuşluğumuza da bir merhem olabilir. Ayrıca, bu havaya kapılan bir birliğin saldırısı da acımasız olacak, düşmanı ezecektir.


Olasılıkla savunmayı güçlendirdiği için seçilmiş bu mutasyon (yani adrenalin ve onun getirdiği muazzam şiddet dürtüsü), insan klanlarının yapısal bir özelliğiyle saldırının da aracı olmuştu. Çocuk Eğitimine Katkı - 7 (Ahlak) yazısında ele aldığımız bir konu vardı; "Ait olma" dürtüsü. Karen Wynn'in deneyleri, bebeklerin kendilerine göre farklı tercihleri olanların cezalandırılmalarını onayladıklarını göstermişti. Bebek, klanına "aitti" ve farklı bir klanla, ki bunların ayırt ediciliği farklı tercihlerinin olmasıydı, aynı ortamda bulunmak istemiyorlardı; işi büyütürsek şiddete başvurup onları kendileri de cezalandırabilirdi. Yine Paleolitik ve Neolitik dönem için gayet anlamlı bu stratejinin, medeniyetle gelişen toplumsal yapı ve şehir-devletlerin kurulumuyla tehlikeli bir hal aldığı ortadadır. "Ait olma" dürtüsü klanı aşmış; tek millet, tek devlet, tek din çerçevesinde şekillenip savaş makinesine dönüşmüştü.


İşte, Babil Ekklesia'sı yazarı bundan şikayet ediyordu, ama işin özünü o günün şartlarına göre göremediği için kaçınılmazı anla(ya)mıyordu. Günümüz modern bakışıyla bile birçok toplumda tam olarak anlaşılmayan faşizmin özü buradaydı; klanın kendisini koruyan sosyal evriminin sonucuydu. Bir olma kararının ve kendisine benzemeyeni ezmenin kısa tarihçesiydi. Şiddet ve faşizm kurumsallaşıp, kendisine dinde önemli bir yer edinmiş ve savaş tanrılarını doğurmuştu; Nergal, Erra, Ares, Mars, Thor gibi bir sürü korkunç tanrı Dünyaya büyük zulüm, acı ve keder getirmişti. Fakat, hiçbiri kötülükle eşleştirilmedi çünkü mevcut iktidarın talan ve sefer ekonomisi meşruluğunu kaybederdi. Kazanan tarafın keyfi yerindeydi, aralarında ahlaki bakışı daha yüksek olanların da üzülmesine gerek yoktu; çünkü yukarıda gördüğümüz gibi bu şiddet ve yıkımın özü tanrılardan geliyordu. İşler ters gidince onlar da böyle bir yol izliyordu.


Mezopotamya insanlarının bu konuyla ilgili bir aydınlanmaya kavuştuklarını söyleyemeyiz. Günümüze kadar birbirini boğazlamaya, yaşamları yakıp yıkmaya devam ettiler. Şiddetin çekiciliği ve klan bilincine bağlı faşizmin etkisi hala burada. Siyasi veya dini görüşü farklı kişilerin evlenmemesi, beraber iş kuramaması, hatta daha da fenası düşmanının düşmanını desteklemesi bunun çok önemli göstergeleridir. Ayrıca ahlak çerçevesinin belirlenmiş aile sınırlarının sadece dışında uygulanması, beş bin yıllık medeniyet yolculuğunda bir arpa boyu bile yol alınamadığının temel göstergesidir. Dayı yeğenine tecavüz eder, aile içinde kalsın deyip evlendirirler yada alelacele kızı birine nikahlarlar. "Kol kırılır yen içinde kalır" deyişi bu küçük, minicik konformist ergen topluluğunun bir güzellemesidir. Aynı zamanda bu yazıda ele aldığımız klan bilincinin (ne yazık ki) günümüze kadar taşındığının da bir işaretidir.


Gelecek yazıda Antik Mısır'a geçip, Mezopotamya'da aradığımız kötülüğe Nil kıyısında bakacağız.


Saygılar


bottom of page