top of page

İlkel Dinler Tarihi - 11 (Babil Yaratılış Destanı)

Merhaba,


Dinsel inançlar tarihinde yaratılış destanının ilk örneklerinden birisi (ve belki de en önemlisi) Babil'den gelir. Tanrıların ilk nesli var olur, sonra çocuk yapmaya karar verir, ama buna pişman olurlar. Çocukları ve torunlarıyla anlaşamayan kadim tanrılar, onlara savaş açar. Üç nesil tanrı, dev ve canavarlar birbirine girer; mücadele fırtına tanrısı Marduk'un yönetimi ele geçirmesiyle sonuçlanır. Marduk, tanrıların bir daha böyle bir savaşa girmemesi için onları işlerinden azat eder, "insan" diye bir ırk yaratır ve işleri bunlara yükler. Böylece tanrıların keyfi yerine gelir, bir daha birbirlerine girmezler. İnsanların görevi hem gündelik işleri halletmek, hem tapınaklarda sunulara kesintisiz devam edip, ritüel ve festivallerle tanrıları rahat ettirmektir. Tanrıların huzuru kaçarsa yine savaş çıkacaktır, ama bu son savaş bir kıyamet yani her şeyin sonu olacaktır.


Bu yaratılış destanı Enuma Eliş diye adlandırılır ve kendinden sonra gelen dinlerin neredeyse hepsini etkiler. O yüzden bu öncül ve kapsamlı kozmogoni anlatımına gereken dikkati gösterebilmek için bu bölümü Enuma Eliş'e ayırdım. Destanımız yaratılış öncesi neyin olduğuyla başlar, kademe kademe tanrıların panteona girişini açıklar ve aralarında çıkan savaşı anlatır. Kazananların başı Marduk, evreni yaratıp ortasına Dünya'yı koyup onu canlılarla doldurur. Onlara verdiği görevlerle beraber hükmünü Babil'e yapılan bir tapınakla sağlamlaştırır. Böylece insanoğlunun onun yaratımına duyduğu şükranı sergileyeceği ritüellerin yolunu açar. Şimdi bu miti adım adım inceleyelim, sonra da felsefe, fizik ve Kitab-ı Mukaddes'in sunduğu alternatiflerle karşılaştıralım.


Her şeyden önce Apsu ve Tiamat vardı. Bunlar tatlı ve tuzlu sulardı. Kendi varlıklarından (başka bir şey katmadan) çocuklarını doğururlar, sonra onların da çocukları olur. Nüfus arttıkça çekişmeler, kavgalar, entrikalar da artar. Apsu'nun iyice siniri bozulur ve Tiamat'a seslenir. Gündüzleri (ki gece ve gündüzü de onlar yaratmıştı) hiç keyfi kalmadığını, geceleri de bu genç tanrıların gürültüsünden uyuyamadığını söyler. Bu işin tek çözümünün çocukların katli olacağını ekler ama Tiamat onu desteklemez. Bu sırada olan biteni Ea (Enki) duyar. Babası harekete geçmeden o baskın verip onu ve veziri Mummu'yu öldürür. Sonra babasının cesedinden kendisine bir ev yapar, yerleşir. İşte bu evde eşinden oğlu Marduk doğar.


Tiamat olan biteni kaldıramaz, bir de diğer eski tanrılardan intikam için telkin aldıkça Enki ve diğerlerine daha da sinirlenir. Sonunda karar verir ve Dünya tarihinin ilk canavarlardan kurulu ordusunu kurup başına vezir (tanrı?) Kingu'yu getirerek üstlerine yürür. Apsu'yu öldüren Ea dahil olmak üzere bütün tanrıları bir korku alır. Tiamat kolay lokma değildir, hepsinin yaratıcısıdır. Onunla kimin başa çıkabileceğine dair uzun görüşmeler, toplantılar yapılır. Nice yiğitler geri adım atar, tanrıları bir hüzün kaplar; Kingu canavarlarıyla yoldadır, yıkım yakındır. İşte o anda Marduk sahneye çıkar. Bu savaşı kazanacağını ama karşılığında panteonun liderliğini istediğini söyler. Umutsuz tanrılar teklifini kabul edip onu kutsarlar. Marduk, Tiamat'la karşılaşır ve ejderha görünümlü babaannesini yener. Sonra cesedini alıp parçalar ve bundan göğü, yeri, Fırat ve Dicle'yi yaratır. Savaşın sebebini tanrıların çok çalışmasına bağlayıp (benim spekülasyonum) onların işlerini görecek bir ırk yaratmaya karar verir. İnsan adını verdiği bu ırkın yaratımı için Kingu'nun kanını kullanır. İnsanların görevi tanrıların tapınaklarına hizmet etmektir. Marduk kutsanır, Babil'e bir tapınağı yapılır ve gücünü alacağı isimleri sıralanır. Kötü tanrılar yok edilmiş, ama onların kanından yapılan insanlar, kötülüğü (ve günahları) kendilerinde bulmuşlardır.


Çok amatörce özetlediğim bu yaratılış destanı, bu yazıya kadar üstünden geçtiğimiz bir çok konuyu bünyesinde barındırıyor. Ayrıca, bazı önemli sorulara da cevap veriyor; neden yaratıldık, neden aramızda kötülük var gibi. Önce başlangıca bir dönelim, sonra günahkarlığımıza tekrar bakacağız. Destanın başında göreceğimiz gibi, ana yaratıcı faktörler tatlı ve tuzlu suydu. Paleolitik dönemden bu yana izini takip ettiğimiz suyun yaratıcı ve yok edici gücü destanın girişini tutuyordu. Dünyayı sadece yaşadığı topraklar ve onu saran uçsuz bucaksız bir deniz olarak düşünen bu ilkel medeniyetler için sınırı suyun çizmesi gayet mantıklıdır. Basra Körfezi'yle ulaştıkları tuzlu su içilmez, boğar, fırtınasıyla yıkar. Tiamat'ın tuzlu su olması ve canavarlar ordusu kurup iyi (?) tanrıların üstüne yürümesini buna bağlayabiliriz. Fırat ve Dicle hayat verir. Taşkın veya çekilme pek görülmez. İstikrarı koruyan bu nehrin kaynağı tatlı suyun gücüdür, Apsu'nun sırtına yüklenmiştir. Fakat, onun da liderliği bir yere kadardır; yoksa Marduk'un rahiplerini kontrolü ellerine alamazdı.


Yaratımın bu karanlık sulara bağlanmasını Mezopotamya dışında Antik Mısır dinlerinde de görürüz. Bununla da kalmaz, Antik Yunan, Zerdüştlük ve diğer ilkel dinlerin hepsinde kilit rol oynarlar. Bunda en önemli etkinin suyun hareketliliği olduğunu düşünebiliriz. Diğer büyük objelere bakarsak; toprak hareket etmez, gökyüzü oradadır. Bugünün bakışına göre gökyüzünün (yani Dünya'nın) döngüsünü düşünerek itiraz edebiliriz, ama bunun çözülüp hayatımıza nasıl etki ettiğini anlamamız (kabul etmemiz) için daha zaman vardır. Fakat, su tartışmasız hareketlidir; nehir akar, kurur veya taşar. Deniz dalgayla sahile vurur, fırtınayla gemiyi alabora eder, tsunamiyle yıkar, gelgitle ortadan kaybolur. Her şeklinden yaşam fışkırır. Özellikle tatlı su burada çok önemlidir. Hem toprak üstünde akışıyla, hem de göğe yükselip yağışıyla bir yaşam kaynağıdır. Haliyle yaratımı (ve yıkımı) suya bağlamak çok pratik ve kabul edilebilir bir öneridir. Ayrıca varlığı boşluk içermez, en azından ilkel çağların bakışıyla. Bunu denemek isteyen içine atlayıp nefes almaya çalışabilir, sizi sarıp sarmalar ve boş bırakmaz. İşte bu yüzden her şeyden önce onun olması anlaşılır bir şeydir.


Dinsel düşünce ve inançtan bağımsız, felsefi bakışla başlangıçta hep bir tekillik ararız. Bu tekillik öncesiz, homojen, zamandan ve mekandan bağımsız olmalıdır. Fizikte ise aynı şeyi atom altı ölçek veya bildiğimiz evrenin dışında düşünürüz. 19. yy'dan itibaren adı “eser” olarak konulmuş bu sürekli, yekpare ve eşsiz varlığın modern çağda kısmen karşılığı bulundu; kuantum mekaniğiyle beraber adı Higgs bozonunu içeren Higgs alanı olmuştur. Higgs alanını hayal etmek istediğimiz zaman fizikçiler şampuana sokulmuş objeleri önerirler. Şampuan onun şeklini alır ve kuantum aleminde kütlesini verir. O zaman, evrenin kökeninde sıvı, akışkan, tekdüze ve yekpare bir şeyin olması kabul edilebilir bir öneridir. Özellikle mantıklıdır demiyorum çünkü bu söylem benim gibi bir amatör için bilim dünyasına karşı bir küstahlık olacaktır. Özetle, varoluşun kökeninde suyu görmek bir çok medeniyet için pratik, anlaşılabilir ve anlatılabilir bir model olmuştu. Enuma Eliş'le beraber Babil rahipleri de bunu çok güzel kullandılar.


Diğer bir konumuz, Marduk'un evreni yaratım sürecidir. Öncelikle, kendisi babaannesini alıp parçalamış, bildiğimiz bütün somut şeyleri onun etinden, kemiğinden yapmıştır. Tanrısal kökenli bu yaratımın son izini Hıristiyanlıkta, ekmek ve şarap ikilisinde görürüz. İsa, son yemekte havarilerine ikram ettiği ekmek ve şarap için bunların kendi eti ve kanı olduğunu söylemiştir. Ekmeğin yaşatan, enerji veren doğası ve bunun lezzetini kodlayan beyin kimyasıyla, şarabın erginlenme ve esrimeye açık hali, yani kısmi alkol zehirlenmesi bunları tadan herkesi hemfikir yapar; evet, bunlar tanrısal imgelerdir. Haliyle, Enuma Eliş'ten bu yana aynı model geçerlidir; varlığımızın temelini kendini feda etmiş (bizim için kefaret ödemiş) tanrısal varlıklara veya bizi yaratmak için kötücül tanrıları yok eden fırtına ve savaş tanrılarına borçluyuz. Bu model, sadece kaliteli bir kozmogoni değil beraberinde diğer dinsel inanışlara kapsamlı bir kucaklama sunar. Din savaşı, cihat gibi kavramların bilinmediği bu dönemde, farklı inanışlar kendilerini Dünya üstünde farklı varlıklarda imgeliyordu. Örneğin, bir kabile ayı kültüne sahipken, öbürü yaşadığı bölgenin ufkunda görünen ulu bir dağa tapıyordu. Bu insan gruplarını Babil inanışına çekmek istersek tek bir şey yeterliydi; aslında onların inandıkları şeylerin hepsinin temelinde Tiamat'ın yattığı ve Marduk'un bunu yaptığını anlatmak. Bu açıdan bakınca, kimsenin inancı dışlanmıyor, düşüncesi daha kapsamlı bir modele aktarılıyordu; merkezi bir tanrı ve onun etrafını saran panteon (ve kozmik tarihi olaylar) ile sarmalanıyordu. Bu fikir işe yaramış olmalı ki, bugün bile bir çok yerde izini görebiliyoruz.


Marduk'un yaratım süreci bize kötülük ve günahın da kökeniyle ilgili somut bilgiler veriyordu. Yukarıda kısaca bahsettiğim gibi, "insan" denen varlık tanrılara hizmet etmek için yaratılmıştı. Varlığımızın yegane sebebi buydu. Marduk, bizi Tiamat'ın genel kurmay başkanı Kingu'nun kanından yaratmıştı. Kingu'nun kötücül karakteri bizim özümüze geçmiş ve haliyle yaşadığımız bütün insan kökenli acıların kaynağı olmuştu. Evet, biz var oluşumuzdan itibaren kötüydük ama ilk günah bize ait değildi. Tanrısal bir ikircikliğin kurbanıydık ve özümüzü red edemediğimiz için yapabileceğimiz tek şey tekrar tanrılara dönüp kefaret için onların göstereceği yolu izlemek olacaktı. Antik Yunan mitolojisinde de devam edecek bu fikir zaman içinde pek yandaş bulamadı, çünkü çözümsüzdü; kötülüğün kaçınılmazlığını ve kaynağının bizim varlığımız olduğunu söylüyordu. Sistematik bir inceleme bunun sonucunun (çözümünün) toplu intihar dışında bir şey olmayacağını gösterebilir. O yüzden, zaman içinde cennetten kovulma mitine monte edilen ilk günah, daha kararlı ve üstesinden gelebilecek bir yaklaşım olacaktı; yani şeytan içimizde değildi. Kingu gibi bir varlıktı ama daha ölmemişti, bizi ayartmaya devam ediyordu. Rahat olun, kötülük dışarıdaydı; dini bütün kişilere bulaşamazdı.


Son olarak, Marduk'un yaratım sürecinin Kitab-ı Mukaddes'deki izine bakalım. Birebir aynı modeli görmüyoruz, çünkü birinde zamandan bağımsız bir işleyiş varken, diğerinde altı gün süren bir yaratım ve nedense bir günlük bir mola vardı. Her şeye kadir Rab bir günlüğüne dinlenmek istiyor, ama bundan sonra bir daha böyle bir şey yapmıyor. Yine de, çalışma temposunda bağımsız, Rab'bin yaratımının Marduk'un yaptıklarıyla benzerliği ortadır. Bazı araştırmalar Filistin bölgesinde o dönemde yaşayan Amurilerin fırtına tanrısı Baal'e işaret eder. Marduk'un eşdeğeri bu tanrı, Yehova'nın diğer bir adıdır. Hatta kelime kökeni olarak Baal'in uzantısı Bel'in antik Arami dilinde Rab'bin kökeni olduğu bile düşünülmektedir, fakat bir kanıtı yoktur. Bunca belirsizliğe rağmen, Marduk'un çevre uygarlıklardaki inanışlarda etkisi muazzamdır. Haliyle, modern dinlerin kendisini aforoz edip şeytani bir kimliğe büründürmesi de kaçınılmazdır. Doğa olaylarını tam olarak anlamamış bir toplum için bereketin kökeni yağmuru yağdıran, kızarsa fırtına çıkartan, Dünya'nın en güçlü hayvanlarından birisi olan boğa gibi böğüren ve o bölgenin en görkemli ağacına (yerine göre meşe, dişbudak, kayın vs) yıldırımını çarpıp hakimiyetini ilan eden bu görkemli varlığın önüne başka türlü nasıl geçilebilir? Adı ve özellikleri bir algı operasyonuna maruz kalıp Beelzebub olur ve “Sineklerin Tanrısı” adıyla karanlık tarafa geçer.


Babillerin yaratılış destanı bize bir çok dinsel motif, simge, imge sunar. Bunlara bağlı ritüellerin nasıl geliştiğini anlatır. İnananların yaşamsal önemdeki sorularına zamanına göre doyurucu cevaplar verir. Bununla da kalmaz; paleolitik dönemden o yana toplanıp rafine edilmiş fikir ve inanışları derler ve gelecek dinlere aktarır.


Mezopotamya'da bunlar olup biterken, Dünyadan neredeyse tamamen izole Antik Mısır inancında da önemli adımlar atılıyordu. Bir sonraki yazıda bunlara bakacağız.


Sevgiler


bottom of page