top of page

Kötülüğün Tarihi - 8 (Antik Yunan'da Kötülük-2)

Merhaba,


Bir önceki yazıda Antik Yunan'da kötülüğün aşkın varlıklarda vücut bulan halini tartışmıştık. Bu kozmik kökenli varlıklar ve onların üstümüze saldığı felaket öngörülemez ve kaçınılmazdı. Fakat, bu durum kötülükle ilgili her şeyi açıklamaya yetmiyordu. İnsana ailesinden, komşusundan, vatandaşından ve diğer milletlerden gelen zulmü, acıyı, yıkımın sebebini bu varlıkların etkinliğine yükleyemezdik. İnsanın içinden gelen yıkıcı dürtülere bir cevap bulmalıydık. Bu yazıda Antik Yunan'a göre insandaki kötülüğün kökenlerine bakacak ve tragedyalara yansımalarını göreceğiz.


Antik Yunan'da insani kötülüğe dair iki farklı cevap ortaya atılmıştı. İlk yaklaşıma göre kötülük sonradan ortaya çıkıp bir salgın gibi yayılmış ve bütün insanlara tesir etmişti. Pandora'nın kutusundan yayılan bu kötülük, biz masum, saf ve iyi niyetli varlıkları lanetlemişti; artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Kısaca efsaneye bakalım; olayın başı İlkel Dinler Tarihi-17 (Yunan Tragedyaları) adlı yazıda ele aldığımız, Prometheus'un ateşi çalmasıdır. Zeus onu fena cezalandırır ama bu da yetmemiş olacak, insanların üstüne kötülüğü yaymaya karar verir. Mutlu mesut yaşayan erkek soyuna musallat olması için bir kadının yaratılmasını ister. Hephaistos, kolları sıvayıp onu toprak ve sudan, tanrıça simasında bakire bir kız olarak yaratır. Athena onu bir güzel giydirir, dokuma sanatı öğretir. Afrodit onu efsunlar ama acı verici tutkuyu da içine katar. Peitho (Baştan Çıkarıcı) ve Kharites (Zarafet) onu altın bir kolyeyle süsler, Horalar (mevsimler) bahar çiçeklerinden başına bir taç takar. Hermes bütün bu iyi şeylerin üstüne ona yalanı, iknayı ve kurnazlığı öğretir. Ayrıca bu güzele tanrıların armağanı anlamına gelen Pandora adını takar. Sonra onu Prometheus'un kardeşi Epimetheus'a götürür. Kızı görünce dibi düşen Epimetheus onu kabul eder ve yeryüzüne götürür. Pandora yere ayak basınca tanrıların verdiği Pithos adındaki toprak küpü açar; bütün acı ve kötülükler küpten çıkıp erkeklerin üstüne saçılır. Böylece, Antik Yunan toplumu da kötülüğün kaynağını ilk kadına bağlayıp, rahatlar.


Benim ilgililere birkaç sorum olacak bu tezle ilgili; Zeus'un asıl derdi Prometheus'ken, neden ateşi insanlardan söküp alıyor? Sonra, konudan habersiz bu güruha neden kötülüğü salıyor? Bunun için bir kadın yaratmaya neden ihtiyacı var? Bu iş için Hermes var; kendisi Zeus'un özel kalem müdürü ve her türlü ayak işini yapan tanrısı. Alıp indiremedi mi küpü dünyaya? Haydi buraya kadar yıkılmadan geldik diyelim; erkekler bu ilk kadından önce nasıl ürüyorlardı? Mitoz bölünerek mi? Amip mi bunlar?


Hızımı alamadım, kusura bakmayın. Kadının ikinci planda kaldığı, görece akıl ve kültür fakiri toplumların bu bakış açısını (haydi bir nebze) anlarız; kabul etmeyiz. Fakat, Antik Yunan gibi, üzerinde durduğumuz medeniyetin temel taşlarının önemli bir kısmını koymuş bir uygarlığın böylesine kör bir bakışa sahip olması ve bunu desteklemek için yukarıdaki gibi her yeri dökülen bir tezi ortaya atması gerçekten düşündürücü.


Biz ayakları yere daha sağlam basan ikinci öneriye geçelim; insanın titanlardan gelen kötü kökeni üzerine hazırlanan tez. Zeus titanları yendikten sonra, her şeyi ışığa kavuşturan Phanes'i yutar. Phanes evrenin ilk ilkesini içinde barındırıdığı için Zeus artık yaratıcı tanrı olmuştur. Evreni baştan yapar, titanları da yeniden yaratır. Bu arada Zeus'un oğlu Dionysos da doğar. Titanlar geçmişi hatırlar ve babalarından nefret ederler. İntikam için bebek Dionysos'u kandırıp kaçırırlar. Ardından, onu parçalayıp bir güzel yerler. Athena olayı görür ve titanlardan bebeğin kalbini kapıp Zeus'a götürür. Zeus bu kalbi yer ve Semele ile birleşince, Dionysos tekrar doğar. Dionysos'un çilesi burada da bitmez ama onu gizem tapılarına bırakıp biz konuya dönelim. Zeus, bebeğinin tekrar yaratımını tamamlayınca Titanlara şimşekler yağdırıp onları küle çevirir. İşte bu küllerden de insan ırkı doğar.


Orphik mit diye adlandırılan bu efsanede insandaki kötülüğün kaynağı titanik vücutta bulunmuş olur. Dionysos kökenli ruh bunu dengeler ve insanlık bünyesinde bu ikilemi taşıyan bir canlı olarak tanımlanır. Aslında bu Orphizm adı verilen din hareketinin de başlangıcıdır. Başlatan da şarkıcı, kahin ve büyücü Orpheus'tur. Trakya'da başlayan bu hareket kısa sürede Yunanistan'a yayılmış, oradan da İtalya'ya geçmişti. Ünlü filozof Pythagoras başta olmak üzere bir çok düşünürü de etkileyen bu hareketin özünde bir arınma ve kurtuluş mücadelesi vardır. Vücudun kötülükle dolu, ruhumuzun hapsedildiği bir kabuk olduğuna inanırlar. İnsanın bu kötü benliğinden kaçıp, kendisini kurtarması için tek yolu arınmadır. Tensel haz ve arzulardan arınmalı, kendi içsel yolculuğunu tamamlayıp, doğru ve iyi bir ruhu yüceltmelidir. Böylece, zamanı gelince onu saran bu kabuktan kurtulup gerçek anlamını bulacak ve yüce bir iyiliğin donattığı öteki dünyada hayatına devam edecektir.


Gnostikler başta olmak üzere, Sami dinler ve tasavvuf gibi varyantlar bu yaklaşımı kendisine baz alır. İnsanın benliğinde kötülük vardır; ama ondan arınmanın ve saf iyiliğe kavuşmanın yolu da bulunur. Aslında bu mit, Orphizm'den çok önce de vardı. İlkel Dinler Tarihi-11 (Babil Yaratılış Destanı) yazısında özetlediğimiz Enuma Eliş'te insanın yaratılışında benzer bir yol izlenir. Marduk, kötülüğün ordusunu yener ve komutanları Kingu'nun kanından insanı yaratır. Orada bu kötücül vücuttan kurtulmanın tek yolu tanrılara eksiksiz tapınımdır.


Belki de bu fikir düşünce tarihin başına kadar eskiye gider; bunun bazı örneklerini şamanlarda da görmüştük. Onlar biraz farklı bir yolla, esrimeyle vücutlarını terk edip başka alemlere gidiyordu; bir nevi Orphiklerin aradığı arınmayı yaşıyorlardı. İnsanın iç dünyasına yaptığı yolculuğu baz alan, belki rüyalarında kendilerini vücutlarından kopup süzülürken gören insanların kanıt olarak gördüğü bu kurtuluş hareketi zaman içinde pek destek görmediği için kayboldu. Her ne kadar tasavvuf gibi benzer modeller zaman içinde ortaya çıksa da, insanlığın bütün halinde bunu kabul etmesi çok zordu; tinsel arzu ve hazlardan kopmak, çok güçlü bir irade ve bilinç istiyordu. Bunun için kurulan dergahlar, düşünce okulları ve din hareketleri günümüze kadar varlıklarını sürdürdüler ama çoğunluğun desteğini hiçbir zaman alamadılar. Önce insanın bu zorlu kurtuluş yolunu kabul etmesi gerekiyordu. Görece mutlu hayat geçiren insanlar, böyle bir kefarete ikna olmuyordu. Ancak, çok büyük bir kötülüğe maruz kalan kitleler bu yola dönebilirdi; bunun bir incelemesini Moğol Akınları-5 (Kötülüğün Yükselişi) yazısında yapmıştık.


İnsanın içinden kopan bu kötülük, Yunan Tragedyalarına da yansımış, örnek teşkil edecek hikayeler anlatılmıştı. Bunlardan ikisini İlkel Dinler Tarihi-17 (Yunan Tragedyaları) yazısında ele almıştık; Argonautika ve Atreus evinin tragedyaları. Argonautika'da melek kızımız Medea, bir canavara dönüşmüş, Hannibal Lecter kıvamında cinayetlerle hikayeyi bir korku filmine çevirmişti. Diğer örnek, Atreus evinden Agamemnon'du; Troya seferine ordularını çıkartabilmek için kendi kızını Artemis'e kurban etmesi gerekmişti. Kötülük tarihinin en önemli anlarından birisidir bu; masum bir çocuğu yapılan zulüm, olabilecek en büyük kötülüktür. Barındırdığı vahşeti gözünüzün önüne getirebilmeniz için Game of Thrones'daki Shireen Baratheon's Death Scene'i izlemenizi tavsiye ediyorum. Görmezden gelinemeyecek bu dehşet, neden onu en büyük kötülük olarak adlandırdığımı size derinden hissettirecektir. Atreus evine dönersek; bu korkunç kurban töreninden sonra ailenin başına gelenler birçok tragedyanın konusu olmuştu. Agamemnon Akha'ların sefere çıkmasını sağlamıştı ama kendisi ve ailesi bunun için korkunç bedeller ödemişti.


Bunların dışında Minotaur mitine de değinmeliyiz ama uyarayım; bu hikayede dehşetle pornografi el eledir. Efsaneye göre Girit'in hakim olmak isteyen Minos, bunun için Poseidon'a yalvarıp denizden gelecek bir boğayı kurban edeceğini söyler. Poseidon onu dinler ve görkemli bir beyaz boğayı yollar. Denizler tanrısının desteğini alan Minos Girit'i ele geçirir ama boğayı ona kurban etmeye bir türlü yanaşmaz. Poseidon buna sinirlenir ve karısı Pasiphae'nin aklına tekinsiz fikirler sokar; kadın boğayı arzulamaya başlar. Bunu normal yoldan yapamayacağı için en az kendisi kadar psikopatolojik bir vaka olan Daidalos'un yardımını ister. Daidalos, zamanının Leonardo da Vinci'si gibidir. Becerikli mühendisimiz inşa ettirdiği kaleler, tapınaklar ve benzeri yapılarla ününe ün katmıştır. Pasiphae'nin talebini olumlu karşılar ve ona ağaç kavuğundan tekerlekli bir inek heykeli yapar. Üstüne de gerçek inek derisi yerleştirip boğamızın otlağına götürür. Pasiphae, sahte ineğin içine girer ve boğa heykeli gerçek sanıp arkasına geçer; işini görmeye başlar. Bu korkunç fantezi sonrası sapık kadın boğadan hamile kalır. Yunanca'da Minos'un boğası anlamına gelen Minotaurus’u, boğa başlı insan vücutlu canavarı doğurur.


Minos dehşete kapılıp onu yine Daidalos'un inşaa ettiği bir labirente hapseder. Minos, olayın şokunu atlatamadan diğer oğlunun Atina'da öldürüldüğünü duyar. İntikam için donanmasını toplayıp üstlerine yürür. Savaşı kazanınca, Atina'lılardan her yıl yedi genç erkek ve kızın Minotaur'a verilmek üzere kendisine yollanmasını ister. Atina'lılar çaresiz kabul ederler ve her sene yedişer yedişer gençleri ona yollarlar. Zaman içinde (Herakles gibi önemli bir kahraman olan) Theseus adaya gelir ve ününü duyduğu Minotaur'u labirentine girip öldürür. Kelimenin tam anlamıyla aşırı olarak nitelendirebileceğimiz bu mitin özünde "öteki"ne karşı bir korkuyu görebiliriz. M.Ö binli yıllarda Atina ve Yunanistan, Girit'in yanında bir hiçti. Bu görkemli medeniyeti ziyaret edenler, kralın birçok odası ve salonu olan sarayının görünce bundan etkilenip labirenti hayal etmiş olmalılar. Bu güçlü devletle girdikleri çıkar çatışması, Ege'deki ticaret yollarının kontrolü ve beka meselesi çok önemli olduğu için, Giritlileri bu korkunç mitle ötekileştirdiler. Onları, bir boğayla çiftleşen bir kadın; ondan doğan bu canavar; her şeye rağmen bu ucubeyi besleyen bir kralla mitleştirip anlattılar. Atinalıların şehir konseyine Giritlilerle neden düşman olmaları gerektiğine dair sunacakları en önemli neden buydu; onlar korkunç insanlardı.


Son olarak da Thebai'nin kralı Pentheus ve annesi Agaue'nin dramına bakalım. Agaue bir Dionysos gizem tapısına bağlıydı. Bakkha olarak adlandırılan bu kadın topluluğu vahşi doğada ayinler düzenler, tanrılarıyla bir olurlardı. Pentheus, bu topluluğun vahşi ayinlerini ve yaptıklarını duyar, onları ortadan kaldırmak ister. Dionysos kendisine edilen bu hakareti duyunca, kılık değiştirip Pentheus'un sarayına gelir ve bakkhaları nerede bulacağını söyler. Pentheus düştüğü tuzağı anlamaz, Dionysos'un peşinden gider. Bakkhaların olduğu yere ulaşınca bir ağaca çıkar, vahşi danslarını izlemeye başlar. Dionysos, bakkhaları uyarır ve onları Pentheus'un üstüne salar. Ağaçtan düşürülen Pentheus'u, annesi Agaue ve diğer rahibeler elleriyle parçalar, yerler. Agaue sarayına elinde oğlunun başıyla döner. Ama hala parçası olduğu esrime, gerçeği görmesine engel olur. Elindekini büyük bir aslanın başı zannetmektedir. Kocasına seslenir, oğlunun nerede olduğunu öğrenmek ister; ona bu aslanın başını hediye edecektir. Kocasının telkinleriyle kendine gelir ve elindekinin oğlunun başı olduğunu, üstü başının da onun kanıyla kirlendiğini fark eder. Anlatılmaz bir acıya boğulur ve tragedya sona erer. Bir anne, oğluna nasıl böyle bir şey yapar? Nasıl bir büyünün etkisinde olabilir? Gelecek yazıda buna daha detaylı bakacağız.


Antik Yunan uygarlığı her anlamda çığır açıcıdır. Yukarıda gördüğümüz örnekler bize onların sadece iyilik, aydınlık ve doğruluk adına eserler vermediğini gösterir. Anneler çocuklarını yer, babalar kızlarını yakar, kadınlar boğalarla çiftleşir. Kötülüğün kökeni sorgulanır, insandaki acımasızlık analiz edilir.


Yunan düşünür ve sanatçıları neden böyle olduğumuza dair fikirler ürettiler. Fakat, toplumun bir kısmı bununla da kalmadı. Gizem tapılarıyla kötülüğün tarihine (ve korku edebiyatına) çok önemli katkılarda bulundular. Bir sonraki bölümde bu kadim geleneğe bakacağız.


Saygılar


bottom of page