top of page

Totaliter Ütopyalar - 7 (Bolşevikler-1)

Merhaba,


Sol kökenli totaliter ütopyalar arasında en etkili olan SSCB ile yazı dizimize devam ediyoruz. Sovyetlerin, II. Dünya Savaşı'nda Barbarossa Harekatı ve Doğu Cephesi mücadelesinde azimlerini, fedakarlığını, irade ve dirençlerini görmüştük. Her ne kadar ordularını çok zalim kararla yönetmiş olsalar da, yaptıkları şeyler kabul edilebilirdi; çünkü Naziler onları yenmek için değil, tarihten silmek için geliyordu. Fakat, savaştan bağımsız, kendi halklarına çektirdiği zulüm anlaşılmazdır; bu yazının konusudur. Bir önceki bölümde belirttiğimiz gibi, iktidarlarının özellikle ilk yirmi yılında, 20 milyon civarı ölüm tahmin edilmektedir. Bu iklimi ve insanı sert topraklarda yükselen komünist yönetimin sivil ve masum insanlara eziyeti, kötülüğün tarihinde yerini almıştır. İşte bu bölümde, SSCB'nin Lenin'le başlayıp Stalin'in ölümüne kadar süren bitmeyen gecesini konuşacağız.


I. Dünya Savaşına girerken, Çarlık Rusyası büyük çalkantılar yaşıyordu. Zorlanan ekonomiye bir de savaş yükü binince, çoğunluğu köylüden oluşan toplum içinde gelir eşitsizliği iyice keskinleşmişti. Aristokrat ve burjuvaların oluşturduğu seçkin kesim hayatın tadını çıkarırken, milyonlar açlık sınırında, her anlamda varla yok arası bir yerde can çekişiyordu. Savaşın kötü gidişi ve hükümetin yetersizliği bununla birleşince, iktidarda ciddi bir boşluk oluştu. Ülkedeki çeşitli sosyalist akımlar arasından Bolşevikler yıldırım hızıyla hareket geçip, bir hükümet darbesiyle iktidarı ele geçirdiler. Fakat, bu darbe düşünüldüğü gibi bütün kesimlerin katıldığı, ortaklaşa yürütülen, bir cephe hareketi değildi. Görece azınlık durumdaki Bolşevikler, kaotik ortamda fırsatı iyi yakalayıp, kimse ne olup bittiğini anlamadan, felç geçirmiş devlet kademelerine sızmış, önemli noktaların kontrolünü ele geçirmişti. Bu noktada durup toplumun nabzını yoklamak veya kendi lehine bir çoğunluğun oluşmasını beklemeyi Lenin sakıncalı görmüştü. Devrim bütün hızıyla devam etmeliydi.


Bolşevik liderler, bu baskına biraz temkinli yaklaştılar. Zaten zor durumda olan ülkeyi, hele bir de savaş halindeyken bu kadar zorlamaya gerek var mıydı? Devlet kademelerinde kontrol sağlandıktan sonra tansiyonu düşürüp, Ekim 1917'de yapılması planlanan II. Bütün Rusya Sovyetler Kongresi'ni beklemek gerekmez miydi? Böylece sosyalist düzene inanan bütün kesimler bir araya gelecek ve delegelerin seçimiyle iktidarın şekli belirlenecekti. Fakat, Lenin'e göre bu durumda Bolşevikler iktidarı diğer sosyalist parti ve akımlarla paylaşmak zorundaydı; hatta seçim sonucunda azınlığa bile düşebilirlerdi. Bu olasılığa karşı, Lenin’in emriyle harekete geçen Bolşevikler, diğer paydaşları hiçe sayıp bütün iktidarı kendi bünyelerinde topladılar. Onlara göre ılımlı kalan diğer sosyalist gruplar, yeni iktidarı kınadı ve geri çekildi; muhalefete düştü. Böylece, Rus ve diğer halklar üzerinde Bolşevik gecesi başlamış oldu.


Artık dibi görmüş halk, bu darbe sonrası iktidarı ele geçiren Bolşevikleri, beklendiği gibi, kucaklamadı. Ekonomi kötüydü, işsizlik hat safhadaydı, savaştaki ordular varı yoğu sömürüyordu. Kısa sürede bir değişim de gözükmediği için, yeni rejime karşı işçi direnişleri ve grevler başladı. Lenin ve devrim arkadaşları bu protestoları çok iyi ele aldılar. Hemen iç düşmanları tanımladılar, karşı devrimcileri (ki bunların kim olduğunu kimse tam olarak bilmiyordu) lanetlediler. Tabi, propaganda bir taraftan yürürken, öbür tarafta "adaleti" tesis edecek kurumsal "terör" yapısı da hemen hazırlanmıştı; Çeka kuruldu ve hareket geçti. Fransız devriminde kurulan komisyonu kendisine örnek alan, ama ona göre daha da şiddete düşkün Çeka'nın görevleri çok netti;


1) Rusya topraklarında her türlü karşı-devrimci girişim ve eylemleri, sabotajları tasfiye etmek ve ortadan kaldırmak.

2) Bütün sabotajcıları ve karşı-devrimcileri devrim mahkemesi önüne çıkarmak.


Çeka ve devrim mahkemesini denetleyen hiçbir kurum yoktu, olsa bile fark etmezdi; ne yapılması gerektiğini Troçki çok güzel özetlemişti;

"Mevcut terörün şiddeti Fransız Devrimi'nde olduğu gibi aydan aya artacaktır. Sadece hapishaneler değil, Fransız Devrimi'nin simgesi olan giyotin de düşmanlarımız için hazır olacaktır."

Lenin, Troçki'nin yaklaşımını daha pratik çözümlerle destekliyordu;

"Spekülatörlere karşı terör uygulamadığımız -hemen oracıkta kafalarına bir kurşun- sürece hiçbir yere varamayız."


Kaostan faydalanıp iktidarı ele geçiren Bolşevikler, her türlü önleme rağmen rahat değildi. Ordudan kopup, "Beyazlar" adı altında birleşen eski düzen yanlısı birlikler, onlara karşı birçok yerde cephe açmıştı. Kızıllar ve Beyazlar arasında sürecek iki yıllık savaşın bedeli çok ağır olacaktı ve bunu (her zamanki gibi) dar gelirli kesim ödedi; özellikle de köylüler. Bolşevikler mevcut durumun zorluğunu çok iyi kullanıp, iktidarlarını pekiştirecek önemli bir hamle yaptılar; Mayıs 1918'de çıkardıkları bir kararname ile İkmal Halk Komiserliği'ne tarım ürünlerine el koymak ve bir ikmal ordusu kurmak üzerine olağanüstü yetkiler verdiler. Bu ikmal ordusu elde avuçta ne varsa devlet adına toplayan, ama bundan kendi payını da alabilen bir birlikti. Mevcudu 1920 yılında 80 bine yaklaşan bu ordu, genellikle işsizlerden oluşuyordu. Hayatları bir boşluğun içinde, dibi görmüş bu insanlar tabi ki çok acımasızdı. Kağıt üstünde zenginlerin malı paylaşılacaktı, fakat bu güruh dur durak bilmeden köylere yürüyor, ne var ne yok talan ediyordu. Canını ve malını kurtarma derdinde köylüler bu gruplara isyan etmiş, bir çok yerde karışıklık çıkarmıştı. Bolşevikler, ikmal ordusuna karşı yürütülen bu hareketlerden sorumlu kişileri "Kulak" olarak tanımladı. Böylece, 20 yy.'ın ilk büyük cadı avının temeli atılmış oldu. Kim oldukları, ne yaptıkları, Bolşevik devrimine karşı nasıl bir organizasyona gittikleri, ne yiyip içtikleri bilinmeyen bu Kulaklar bir süre sonra en büyük düşman haline gelecekti. Bu cinnete biraz daha yolumuz var, biz terörden devam edelim.


Lenin hız kesmiyor, bütün yönetimden teröre destek bekliyordu. Çevre şehirlerde çıkan isyanlarda öldürülen devrimcilerin intikamını almak için harekete geçen halkı durduran, sakinleştiren komite başkanlarına sitem ediyordu. Bununla ilgili bir mektubu şöyleydi;

"Yoldaş Zinovyev! Öğrendik ki, Petrograd işçileri Yoldaş Volodarski'nin katlini kitle terörüyle yanıtlamayı arzuluyor ve siz (kişisel olarak siz değil, ama Petrograd Parti Komitesi üyeleri) onları frenliyorsunuz. Bunu hararetle protesto ediyorum! Kendi kendimizi uzlaşmaya sürüklüyoruz; sovyet kararlarında kitle terörünü göklere çıkartıyoruz, fakat eylem söz konusu olduğu zaman, kitlelerin tümüyle doğru insiyatiflerini engelliyoruz. Bu kabul edilemez! Teröristler bizi hanım evladı sanacak. Zaman topyekün savaş zamanıdır. Kitle terörünün enerjisini karşı-devrimcilere yönlendirmesini özellikle Petrograd'da cesaretlendirmek kaçınılmazdır. Bu örnek belirleyici olacaktır."


Eylül 1918'de, ünlü "Kızıl Terör hakkındaki kararnameyle" terör tamamen yasallaştı. Artık mahkemeye falan da gerek kalmamıştı. Devrimin herhangi bir hareketini, icrasını protesto edenler derhal tutuklanıyor ve oracıkta kurşuna diziliyordu. Çeka ve diğer komiteler gemi azıya almış, halkın hiçbir kademesine nefes aldırmadan "devrim" yapıyordu.


Devrime karşı haklarını savunmaya çalışan halk, agresif tepki ve dirençle bir yere ulaşamayacağını görünce farklı yollar izlemeye başladılar. Belirgin bir örnek Tula'da Haziran 1920'de yaşanmıştı. Bir silah fabrikasında yönetim işçilerden pazar mesaisi istemişti; bu ne ilk ne sondu. Çalışanlar mesai talebini reddetti, hatta kadınlar çocuklarının bakım ihtiyaçlarını gösterip hiçbir pazar çalışmamayı talep ettiler. Yönetim, hemen bir Çeka birliği talep etti ve isyankar işçilerin tutuklanmasını sağladı. Bununla da kalmayıp olağanüstü hal ilan edilip, gece daha da karartıldı. Yönetim, çalışanların korkup sinmesini beklerken çok farklı bir şey oldu. Olaya dahil olmamış, binlerce kadın işçi ve ev kadını Çeka'ya gelip teslim oldu. Kendilerinin de bu isyanın parçası olduğunu ve tutuklanmaları gerektiğini bildirdiler. 10 bine yakın insan tutuklandı ama yönetim bu öfkeli kesime karşı ne yapacağını (hele hele Moskova'ya durumu nasıl anlatacağını) bilemiyordu. Sonra işi güzel bir kılıfa uydurup, karşı-devrim tasfiye komitesi kurdular. İşçileri uzun sorgulara alıp sindirdiler ve yaşam haklarını kazanmaları için şu dökümanı imzalamayı zorunlu tuttular;

"Aşağıda imzası bulunan ben, pis kokulu köpek, devrim mahkemesi ve Kızıl Ordu önünde suçlarımı itiraf ediyor, pişmanlığımı bildiriyor ve bundan sonra özveriyle çalışacağıma söz veriyorum."


Yönetimin ağır baskısının bunalttığı halk kesimlerinden yükselen seslere nihai bir darbe indirmek için 1921 yılında yeni bir plan hazırlandı. Beyaz ordu artıklarının yayıldığı bölgelerde çetelerin kurulduğu, köylü birliklerinin isyanlarına devam ettiği yerler tespit edildi. Bunlara karşı "huzura kavuşturma" hareketleri düzenleniyordu. Beyaz ordu kaçıklarının yer aldığı düşünülen Tambov vilayetini, hizaya getirme için verilen kararlar çok çarpıcıydı;

1) İsmini vermeyi reddeden vatandaşı oracıkta kurşuna dizin.

2) Silahların saklı olduğuna inanılan köylerden rehineler alın. Eğer köylü silahları vermezse bu rehineleri kurşuna dizin.

3) Saklanan silahların bulunduğu evlerin, en büyük evladını kurşuna dizin. (İlk doğanın öldürülmesi dinler tarihinin başından beri yakamızı bırakmıyor)

4) Evinde eşkıya saklanan evleri talan edin, en büyük evladını kurşuna dizin.

5) (Yetmez) Eşkıyanın (ki kim olduğunu bilmesek de) ailesini ve eşyalarını (?) saklayan evleri de talan edin. Bunların da (tabi ki) en büyük evladını kurşuna dizin.


Halk, sosyalist devrimin ışığında aydınlanıyor, asıl eksiğin kendilerinde olduğunu görüyor ve Bolşevik iktidarını çaresiz, kabul ediyordu. Fakat, yetmiyordu; gece daha yeni başlamıştı. Gelecek bölümde Stalin dönemindeki felaketleri okuyoruz.


Saygılar


Comments


bottom of page