top of page

Totaliter Ütopyalar - 6 (Robespierre ve Terör)

Merhaba,


Yazı dizimizin önceki bölümlerinde sağ kökenli totaliter ütopyaların fikri mülkiyetine bakmış, dehşet dolu gaz odalarında boğulmuştuk. Sol cenapta ise en az faşistler kadar acımasız gerçekler bizi bekliyor. Bu korkunç ve radikal rejimlerin (sözde) teorisini, (daha doğrusu) kuramlarını Savrulmuş Mitler yazı dizimizde inceleyeceğiz. Üst insan veya arınmış ırk olsun, emeğin hükmettiği sınıfsız bir dikta olsun; bütün bu "bir olma", "mutlak özgür olma", "mutlak eşit olma" hayallerini (ki kadim mitlerden evrilmişlerdir) orada detaylı tartışacağımız için burada bir es veriyorum ve totaliter ütopyaların sol tarafına geçiyorum. Bu yazıdan itibaren sol kökenli ütopyaları, daha doğrusu bundan devşirilmiş (veya zorunluluktan doğan) distopyaları konuşacağız. Bitmeyecek bir geceye, yada sıfır yılında duran zamana hazır mıyız? Haydi başlayalım.


Totaliter ütopyaların başında bunları yöneten tiranların karakteristik özelliklerini tanımlamış ve ilk örneğinin Robespierre olduğunu aktarmıştık. 1789 Fransız Devrimi sonrası iktidarı eline geçiren Jakobenlerin başlattığı yapısal dönüşüm ve devrimde başrol oyuncularından olan Robespierre tarihteki ilk Binyılcı Tiran'dır. Onun bağlı olduğu Jakobenler, Ancien Regime adını verdikleri krala bağlı aristokrasiyi yıkmak için çalışmış, toplumsal ve siyasi bir çok alanda devrimi sürdürmüş, cumhuriyete geçiş için gereken her kaynağı sahaya sürmüştü. Fakat bunu yaparken acımasız, önyargılı ve kesin hükümlü bir yargı sistemini kullanmıştı; devrim mahkemelerini. Bu mahkemeler, basit ihbarları bile kesin delil sayıp onbinlerce mahkumun suçlarını devrim düşmanlığı olarak sabitlemişti. Devrim mahkemesinde tek tip bir ceza veriliyordu; idam. Bu da halk önünde bir gösteri havasında yapılıyordu. Ömürleri boyunca eski rejimin yanlış, küstah ve kibirli yönetimi altında ezilmiş; eğitimsiz, yoksul, ahlaksız yığınlar bu gösterilerden pek bir keyif alıyor; hatta bazı önemli kişilerin ölüm öncesi işkence gösterilerini iple çekiyordu. Bu toplumsal histeri kanla yıkanan devrimi ve dönüşümü onların gözünde aklıyor; kendi bakış açılarına göre eski rejimden alınan intikama odaklanıp, bu yeni düzenin neye evrileceğini öngöremiyordu. Bugün alkışladıkları düzen, yarın kendilerini giyotine sürebilirdi.


Aslında, Robespierre olan biteni kendi konuşmalarında çok güzel açıklamıştı. Fransa'nın komşularının, devrim kendilerine de sıçrar korkusuyla başlattığı savaşı da bahane edip, devrim düşmanlarının (yani eski rejim taraftarlarının) önlerindeki en önemli tehdit olduğunu dile getiriyordu. İçteki düşmanlar, dıştakilerle bir olmuştu. Onun deyimiyle; "Bu iki fraksiyonun biri bizi zayıflığa, diğeri aşırılığa itiyor"du. "Biri özgürlüğü sarhoş bir kadına, diğeri bir fahişeye çevirmek istiyordu." Haliyle, diyordu ki;

"Bu durumda, siyasetinizin ilk kuralı, halkı akılla, halkın düşmanlarını ise "terör"le yönlendirmek olmalıdır. Barış zamanında halk yönetiminin ana kaynağı erdemse de, devrim sırasında bu hem erdem hem terördür: Erdem olmazsa terör öldürücüdür; terör olmadan erdem güçsüzdür. Terör, hızlı, sert, katı bir adaletten başka bir şey değildir..."


Kendisinin de net bir şekilde ifade ettiği gibi erdem olmazsa terör öldürücüydü; ve öyle de oldu. Tarihçilere göre Jakoben devrimi sırasında 250 bine yakın insan öldürüldü. Burada dikkatli davranmak gerek; resmi kayıtlar ölüm sayısını 17 binle sınırlar, kesin bir yargı vermeyelim. Yine de şiddet katıksızdı. Uç örneklere bakalım; giyotinin yavaşlığından şikayetçi bazı (başı bozuk) devrimciler, idamı bekleyen mahkumlara tüfekleriyle yaylım ateşi açtılar. Düşen yaralıları, can çekişenleri öldürmek için kılıç ve süngülerini kullanmak zorunda kaldılar ve askerler çok zorlandı. Binyılcılar fikri ekmişti ama ölüm makinesini geliştirmek için daha zamana ihtiyaç vardı; 20 yy'daki torunları bu işi gayet güzel ele alacaktı, neyse...


Peki Robespierre kesin bir dönüşüm mü istiyordu? Yani mülkiyet başta olmak üzere bütün kazanılmış (veya işgal edilmiş) haklar lav edilecek, toplum kesin bir eşitliğe mi oturacaktı? Marx'ın çerçevesini çizdiği gibi kapitalist sistem, doğası gereği sosyalizme evrilip, toplum önce proleterya diktasını da aşacak, sonra da mutlak birliği mi sağlayacaktı? Hayır, o bu kadar ileri gitmemişti. Görüşlerini Rousseau'dan, özellikle de İnsanlar Arasındaki Eşitsizliği Kaynağı ve Temeli kitabı ile Toplum Sözleşmesi'nden alsa da onun kadar bir dönüşüm peşinde değildi. Diğer tarafta Antik Yunan uygarlıklarından Sparta'lılardan çok etkilenmiş, Plutarkhos'un Lykurgos adlı eserinde anlattığı Sparta'ya hayran kalmış olsa da onu bile tam olarak uygulama derdinde değildi.


O sosyalist bir düzenden çok sosyal demokratik bir sisteme inanıyordu. Halkın bütün kesimleri için eğitim, sağlık ve hukuk eşitliği peşindeydi. Ama ne kırsalda sert bir toprak reformu, ne de sanayiyi yöneten zengin kesimlerin üstüne yürüyüp mallarına el konulmasından bahsediyordu. Zenginler zengin kalabilirdi; hareketleriyle topluma zarar vermedikleri sürece. Aksi olursa da intikam değil yasalar öne sürülmeli, hukuka uygun cezalar verilmeliydi.


Krallığın ve aristokrasinin tasfiyesini şiddetle savunmasına rağmen; bunun için yumuşak bir geçiş ortamını tasarlamıştı; din dışında. Bu alanda sert bir dönüşümün peşindeydi; dinin kilisenin kontrolünden çıkıp "Yüce Varlık" inancına dönüşmesini istiyordu. Ona göre bir tanrı vardı ve insan ruhu ölümsüzdü. Ama bunun için ne bir papa, ne bir kilise, ne de bir peygamber gerekliydi. Herkes inancını kendi usulünce yerine getirebilir, kilisenin diktası altında bunu bir zaruret şeklinde yaşamak zorunda değildi. O İsa'nın "Sıfır Yılı"nı kabul etmiyordu; devrimin yönetim kademelerinin onayladığı bu Yüce Varlık fikriyle beraber esas "Sıfır Yılı" başlamıştı. Bunun için Mayıs 1794'de bir festival düzenlendi, yeni dinsel yapı anlatıldı. Festival iyi kötü, gülüp eğlendikleri bir ortamdı; Kızıl Kmer'lerin "Sıfır Yılı" kabusuna daha 190 yıl vardı. Ama yine de toplumsal ayar verilmiş, saatler sıfırlanmıştı. Önce siyasi yapı, sonra hukuk düzeni ve nihayet dinsel yapıda keskin dönüşler yapılmıştı.


Bu devrimin en güçlü birimi Kamu Güvenliği Komitesi'ydi. Temmuz 1793'de Robespierre bu komiteye dahil oldu. Kurumun olağanüstü yetkileri vardı. Tutuklama tezkeleri çıkarabilirdi; gizli servis harcamaları kontrol edebilirdi; özel komitelerin üyelerini seçebilirdi; generalleri ve devlet görevlilerini denetlerdi; dış siyaseti yönetirdi. Bununla da kalınmayıp bakanlar kurulu yerine bu komiteye bağlı komiserler de atanmaya başlandı. Eh böyle bir kurum varken bakanlar kurulu, yasama meclisi, hak hukuk hepsi askıya alınmış, keyfe kalmıştı. Devrimin sürekliliğini garanti altına almak isteyen komite, kimin düşman olduğuna karar veriyor, Robespierre'in "terör" tanımına göre gereken hükmü bu hainlere giydiriyordu.


Yine de terörü tek başına Robespierre'e atfedemeyiz, o göreve gelmeden çok önce ölüm makinesi harekete geçmişti. Hem içerideki düşmanlar (enemy within), hem devrimden korkan komşu devlet orduların yüklendiği sınırlar, hem de dönüşüm esnasında yaşanan kaosla düşen üretim ve tedarik yüzünden açlık ve ıstırap altındaki halkın sorunlarını çözme çabası için, terör çoktan harekete geçmişti. Fakat, Robespierre diğerlerinden çok farklı olarak bunu cesur ve yılmaz bir şekilde, defalarca dile getirmiş; haliyle fikrin mülkü iradesini üstüne almıştı.


Robespierre, kişisel tercihleriyle de Binyılcı Tiranlara örnek olmuştu. Yukarıda aktardığımız gibi yönetimin en tepesine tırmanmış olmasına rağmen mütevazi bir hayat yaşıyor; basit, ucuz kıyafetler giyiyor; asla kendi veya çevresi çıkarına bir işe girişmiyordu. Sokakta karşılaşsanız, düşünceli, stresli, ellerini arkada kavuşturmuş, sıradaki toplantısına yetişmek için Paris sokaklarında hızlı hızlı yürüyen, vasat görünüşlü bir adamla karşılaşacaktınız. Onu satın alma, tehdit etme, fikrinden döndürme şansınız yoktu. Kendi bakış açısına göre kaybedeceği hiçbir şey yoktu; devrim tamamlanmalıydı, tek çıkar yol buydu. Ayrıca kesintisiz çalışıyor, sağlığına dikkat etmiyor ve yavaş yavaş eriyordu; “zevkü sefa” gibi şeyler onun sözlüğünde yoktu, ama içindeki karanlık büyüyordu.


1794 yazına geldiğimizde, Robespierre bu korkunç yorgunluğun altında ezilmiş, "enemy within" konusunu bir paranoyaya çevirmiş, kendisine karşı çıkan herkesi devrim düşmanı olarak gören, huzursuz ve tekinsiz bir adama dönüşmüştü. Yönetimin çoğunluğu, devrim mücadelesinin kontrolden çıktığına inanıyordu. Bunun için Robespierre başta olmak üzere bir grup (kanın tadını almış) devrimcinin üstüne yürüdüler. O ve yandaşları, Termidor hareketiyle görevden alınıp yargılandı. Robespierre, Temmuz 1794'de 36 yaşında idam edildi. Bu genç ve yılmaz devrimci, kısa ömrü ve siyasi kariyerine rağmen (her ne kadar Binyılcı Tiranların atası olsa da) devrim tarihinde önemli bir yer edinmiştir.


19 yy boyu Avrupa'da çalkantılar devam etti ama Jakoben Devrimi gibi, kısa sürede kapsamlı dönüşümler yaşanmadı. Ta ki 20 yy.'a kadar; Robespierre'in bin yıllık ideası, sosyalizmin mutlak eşitliğiyle ayağa kalktı. Onun terör fikri baz alınıp birçok ülkede kanlı devrimler yapıldı. Bu ülkelerin kendi halklarına yaptığını hiçbir düşman onlara yap(a)mamıştı. Tarihçilerin ölüm tahminleri (çok değişken olmakla beraber) bu sosyalist devrimler sonucu doğan komünist iktidarlar için şu şekildedir;

· SSCB, 20 milyon ölü.

· Çin, 65 milyon ölü.

· Vietnam, 1 milyon ölü.

· Kuzey Kore, 2 milyon ölü.

· Kamboçya, 2 milyon ölü.

· Doğu Avrupa, 1 milyon ölü.

· Latin Amerika, 150 bin ölü.

· Afrika, 1.7 milyon ölü.

· Afganistan, 1.5 milyon ölü.

Eğer bu sayılar doğruysa, komünist iktidarların yarattığı kayıp 95 milyon civarındadır. Tabi ki emin değiliz; devletlerin resmi kayıtları açılmamıştır, ayrıca açılsa bile kıtlık, salgın veya çalışmaya bağlı kayıpların normal ölümlerden ayrılması kolay değildir. Bu rejimlerin hiçbiri kayıpları kendi kararlarından dolayı olduğunu kabul etmez, etmeyecektir. Sağ taraftaki hikaye daha kolay; Nazi rejiminin yıkımı nettir, ortadadır. Ama sol tarafta, ağır koşullarda çalışmaya zorlandığı için ölenleri tespit etmek artık pek mümkün değildir, haliyle tarihçilerin insafına kalıyoruz. Yine de, bu sayının onda biri bile bir felaket olarak düşünülmelidir; o yüzden tartışmayı sulandırmadan devam etmeliyiz.


Gelecek bölümde SSCB ile devam ediyoruz.


Saygılar


bottom of page