top of page

Kötülüğün Tarihi - 28 (Kötülüğün Kökeni - Sıradanlığın Kötülüğü)

Merhaba,


Sıradanlığın kötülüğünü açmadan, tarihte o ve diğerlerinin bir arada olduğu bir yeri ziyaret edelim. Sadistlerin, ölüsever yıkıcıların ve sıradan kötülerin el ele, masum halka zulüm ettiği bu yer 1945 yılının Berlin'idir. Alman Savaş Makinesi - 5 (Doğu Cephesi 1944 & 1945) yazısında ele aldığımız Berlin savaşı tarihte nadir rastlanan yıkımlardan birisine sebep olmuştu.


Berlin halkına hem iktidardaki Naziler, hem de işgal eden Sovyetler eziyet etti. Hitler’in Nerobefehl kararnamesini imzalaması ve Almanya'daki her şeyin yakıp yıkılması kararını bir önceki yazıda görmüştük. İş bununla da kalmamıştı; Berlin savunmasında küçük çocukları silahlandırıp savunma hattını yolluyordu. Hiçbir eğitimi olmayan bu zavallı çocuklar daha ilk çatışmalarda silahlarını bırakıp kaçıyor yada olduğu yere büzüşüp korkuyla hıçkıra hıçkıra ağlıyor, hazin sonunu bekliyordu.


Hitler bununla da kalmadı; halkını intihara teşvik ediyordu. Bu intihara teşvik programının tepe noktası 12 Nisanda yaşandı. Berlin Filarmoni Orkestrasının verdiği son konserde Hitler Gençliği izleyiciler arasında gezip siyanür hapları dağıtmıştı. Varını yoğunu savaşa veren halktan son bir ricaları vardı; intihar edip yaşamlarını da Nazi ütopyasına bağışlamaları isteniyordu. Mass Suicides in 1945 Nazi Germany dosyasında görülebileceği gibi on binlerce insan bu çağrıya cevap verdi. İntihar sebeplerinin bir kısmı ideolojiye bağlılık iken, asıl önemli tarafı müttefiklerin gelişinin yarattığı korkuydu. Nazi propagandası kapalı devre medyasıyla müttefikleri öylesine kötülemiş, özellikle Sovyetlere karşı öyle bir korku pompalamıştı ki birçok insan onlar gelmeden hayatına son vermeye karar verdi.


Sovyetler kısmında çok da haksız sayılmazlardı. Rape During the Occupation of Germany dosyasına göre Almanya'nın işgaliyle beraber 1944-1948 yılları arasında 2 milyona yakın kadına tecavüz edilmişti. Özellikle Kızıl Ordu askerlerinin, Berlin'de 8'den 80 yaşına kadar 200 bine yakın kadına tecavüz ettiği iddia ediliyor. İddia ediliyor çünkü bu tecavüzlerin büyük bir kısmı resmi kayıtlara geçmedi. Ayrıca konu Stalin'e aktarıldığında kendisi buna tepki koyacağına (beklediğimiz gibi) olumlu karşılamıştı. Dört yıldır kesintisiz savaşan, bin kilometre yol giden askerin biraz "rahatlamaya" ihtiyacı olduğunu, tecavüzlerin makul karşılanmasını istemişti. Ona göre Sovyet askeri bir Dostoyevski karakteri gibiydi; ne iyi ne kötü. On yaşındaki çocukları oyuncaklarla kandırıp işini görenler, ya da güzel kızları kapatması yapanlar, hatta aynı kıza günde on kişinin tecavüz ettiği vakalar biliniyordu. Bu "makul rahatlama" eylemi tabi ki bir sadistin gözünde çok keyif vericiydi, zannediyorum ilk duyduğunda o ünlü gözlerini kısıp sırıtışını sergilemiştir.


Peki Sovyet askerleri neden bu kadar acımasızdı? Neden çocuklar dahil gördükleri her kadına tecavüz ediyorlardı? Sadece intikam dürtüsü bunu açıklamaya yetmez, arkasında daha ürkütücü bir gerçeği aramamız gerekiyor; sıradanlığın kötülüğünü. Tecavüze kalkışan askerlerin küçük bir kısmı ruh hastası ya da sadisttir, cinsel sapıktır. Geriye kalanlar önemli ölçüde sıradan insanlardı. Onlar her gün sokakta karşılaşabileceğiniz, sanayide veya devlet kurumlarında çalışanlardı; ya da okuldaki öğrencilerinizdi. Bu sıradan ve normal insanlar böylesine bir canavarlığa geçişi, ancak ömürleri boyu bastırdıkları saldırganlığın suç teşkil etmeyeceği bir ortamı bulması sonucu gerçekleşecektir. Onların ne bir planı, ne bir ütopyası ya da uhdesi vardır. Onlara imkan tanınmıştır ve içlerindeki iktidar ve eziyet dürtüsü boşalmıştır.


Bu yeni prototipimizi gelin ünlü bir kişi üstünden inceleyelim; Adolf Eichmann. Eichmann kariyerin ilk döneminde bir satış elemanı olarak çalışmış, 1932 yılında Nazi partisine ve SS örgütüne katılmıştı. Zaman içinde yükselip Heydrich'e bağlanmış ve Wansee konferasında onun sağ kolu olmuştu. 1942 yılından itibaren Yahudi ve diğer düşük ırkların nakliye sürecini yönetmiş; önce onların göçlerini sonra da imha kamplarında öldürülmesiyle son bulan holokostun lojistiğini organize etmişti. İşinde oldukça başarılıydı ki yönettiği organizasyon milyonlarca insanın katledilmesini sağlamıştı. Üst düzey Yahudi lideri ve işgal altındaki ülkelerin ilgili liderleriyle birebir ilişkiler kurmuş, bu sayede sevkiyatların pürüzsüz yürütülmesini sağlamıştı. Savaş bitince gizlice ülkeden kaçıp Arjantin'e yerleşmiş, senelerce izini kaybettirmişti. Fakat, kibrine yenik düşüp defalarca kimliğini açık etmiş, Mossad sonunda izini bulmuştu. 1960 yılında ele geçirilip İsrail'e getirilmiş, ünlü Eichmann Davasında yargılanmış ve suçlarından dolayı ölüme mahkum edilmişti. 1962 yılında idam edildi. Cesedi yakılıp külleri Akdeniz açıklarına döküldü.


Eichmann, Nazi rejiminden geriye kalan son üst düzey kişiydi. Geriye kalanların önemli bir kısmı intihar etmiş, diğerleri ise Nürnberg mahkemesinde diğer savaş suçlarıyla beraber yargılanıp idam edilmişti. Savaş sonrasında ortaya atılan "insanlık suçu" kavramıyla ilk yargılanacak kişi o olacaktı. Ayrıca, aileleri ve sevdikleri arasından milyonları kaybetmiş Yahudiler ilk defa yargı sürecini tamamen kendi başlarına ele alacak, cellatlarını sorgulayacaklardı. Böylesine büyük bir suçun parçası olan kişinin, amirleri Hitler, Himmler, Heydrich gibi çok güçlü ve tehlikeli birisi olması gerektiği düşünülüyordu. Sadist veya ölüsever olduğu düşünülen bu canavara karşı İsrail hükümeti en iyi yargıçlarını atadı; en iyi savcılarına kapsamlı ve detaylı bir iddianame hazırlattı. Sorgulama süreçleri için en iyi polis ve ajanlarını ayarladı. Bu kadar üstüne düşmeleri konunun aşırı medyatik hale gelmesinden öte, cellatlarına karşı korkularıydı. Bu adamı öyle böyle yargılayacaklardı ama karşısında küçük düşmeleri bir felaket olurdu. Diğer ülkelerin önünde aşağılanma ihtimali kesinlikle kabul edilemezdi; o yüzden çok iyi hazırlandılar. Fakat, sonuç tam bir hayal kırıklığı oldu, çünkü adam ne bir sadist ne de bir ölüseverdi. Adam sıradan birisiydi.


Sorgulaması sırasında, Nazi rejimine inancının çok zayıf olduğu ortaya çıktı. Ne üstün Ari ırkı mitine, ne de Yahudilerin aşağı ırk olduğu fikrine inanıyordu. Demokrat, rasyonel veya özgürlükçü biri olduğu için değildi bu; konu hakkında pek fikri yoktu. Aslında onun Yahudilere sempatisi vardı. Siyonizm hakkında ilk kitabını SS örgütüne girdikten sonra okumuş, ama okudukları onda ne bir nefret ne de bir intikam dürtüsü yaratmıştı. Hatta Siyonistlerin fikirlerini öylesine olumlu bakmaya başlamıştı ki, 1940'lı yıllarda parçası olacağı final çözüm yerine Yahudilerin nasıl Alman toplumuyla birleşeceğine dair bir "siyasi çözüm" üstünde düşünmeye başlamıştı. Ömrü boyu pek az kitap okumuş olan Eichmann, Siyonizm hakkında başka kitaplar da okumuş, Yahudi toplumuna sempati beslemeye başlamıştı. 1939 yılında, kitabını okuduğu Theodor Herzl'in 35. ölüm yıldönümü etkinliklerine bile katılan Eichmann, Yahudi cemaatiyle ilişkileri de iyice ilerletmişti. Bu ilişkiler sayesinde holokost sürecinde gayet aktif ve etkili bir rol almış, milyonların katlinde Yahudi Liderleri Konseyini kolayca ikna etmişti. Bu dönemi Totaliter Ütopyalar - 5 (III. Reich ve Holokost-4) yazımızda ele almıştık.


Wansee konferansı öncesinde bir Yahudi sempatizanı olan Adolf Eichmann, bu tarihten sonra bir şahine dönüşüp büyük bir şevkle holokost için çalışmıştı. Gerekçesi bir klasikti; o emirleri yerine getirmişti. Bu emirler kendisine verilince, evrensel ahlak ilkeleri geçerliliğini yitirmiş, işi yavaşlatmak, sabote etmek ya da tamamen dışına çıkmak gibi alternatifleri hiç düşünmemiş, iyi bir "iş insanı" olmuş görevini yerine getirmişti. Savunmasının bu kısmında tam bir rezalete imza attı; doğru düzgün hiçbir fikri olmamasına rağmen felsefeye, özellikle Kant'a atıfta bulunmaya kalkıştı. Onun ahlak felsefesinden örnekler serpiştirdiği savunmasında, görevin ne olursa olsun icra edilmesi gerektiğini kanıtlamaya çalıştı. Fakat, Kant'ın felsefesini ya anlamamış ya da acemice kendine çekmeye kalkmıştı.


Kant, görevin icrası için gereken şeyin çift taraflı bir anlaşma olduğunu söylüyordu. Eichmann'ın durumunda bu, aldığı emirlerin onun üstünde bir boyun bağı olmadığı, onun da onaylayıp hareket geçtiği anlamına geliyordu.


Himmler, SS örgütünden inanılmaz acımasızlıklar istiyordu ama bunun için ekibini sadistlerle doldurmuyordu. Aksine sadistlerden kurtulmaya çalışıyorlardı çünkü öngörülemez ve durdurulamazlardı. SS'lerin çoğunluğu aynı Eichmann gibi sıradan insanlardan oluşuyordu. Himmler ekibindeki üst düzey yöneticilere yaptığı bir konuşmasında şöyle diyordu;


İnsani bir zayıflıktan kaynaklanan istisnalar hariç, sonuna kadar dayanmak ve saygınlığımızı korumak; işte bizi sert yapan bu. Tarihimizde daha önce hiç böyle bir sayfa açılmadı ve bundan sonra da açılmayacak. Yahudi meselesi çözme emri, bir teşkilatın alabileceği en korkunç emirdir. Sizden 'insanüstü' bir şey, 'insanüstü bir biçimde insanlıkdışı' davranmanızı beklediğimizin farkındayız.


Görüldüğü gibi hiçbir ideolojik unsurdan bahsedilmiyordu. Emrindeki katillerin şunu anlaması gerekiyordu; onlar çok kötü suçlar işlemiyordu. Onlar çok kötü bir görevi yerine getiriyorlardı ve omuzlarındaki yük çok ağırdı. Böylece SS grupları bütün bu vahşetin içinde kendilerine verilmiş emirleri yerine getiren insanlar olarak düşünüyorlardı kendilerini. Yaptıkları işin fenalığı yüzünden moralleri bozuk, yine de cesaret ve dirayet gösteren onurlu insanlardı.


Eichmann, sorgulaması ve savunması esnasında birçok şeyi unuttu. Tarih ve olayları karıştırdı. Bunu kurnaz bir yalancı olarak değil, kafası pek çalışmayan dağınık bir adam olduğu için yaptığı fark edildi. Düşünce ve tezleri çok basitti, sıradandı, vasattı. Savunmasının bir kısmında artık iyice zıvanadan çıkıp yaptığı şeyleri, o yapmasa bir başkasının yapacağını; haliyle durumunun makul görülmesi gerektiğini; eğer suçlanacaksa onunla beraber 80 milyon Almanın suçlanması gerektiğini iddia etti. Bu şekilde ifadeleri ve savrulmaları karşısında İsrail yargı kurumu ve toplumu dehşete kapılmıştı; cellatları bu vasat adam mıydı?


Evet öyleydi. Şansı yaver gitmese, savaş çıkmasa, sıradan bir satış elemanı olarak çalışıp emekli olacak, köyüne yerleşecekti. Ne doğru düzgün bir hayali, ne bir birikimi, ne de entelektüel veya sanat alanında bir yeteneği vardı. O klasik "yaşayıp giden", "vakit geçiren", "emeklilik bekleyen" bir insandı. Ne bir adam öldürmüş, ne şahsen birisinin canına kast etmişti. Fakat, içinde bir canavar vardı. Trenlere doldurup gönderdiği insanların başına neler geleceğini gayet iyi biliyordu. Nazilerden beter bir Nazi gibi davranmış, savaş bitmeden olabildiğince Yahudi katledilmesi için çalışmıştı. Özellikle 1944 yılında çok yüksek performans göstermiş, milyonlarca Macar Yahudisinin imha kamplarına yollanmasını organize etmişti. Halbuki, savaşın kaybedildiği ortadaydı; kimse işi yavaşlattığını ya da sabote ettiğini anlamazdı. Fakat, o hiçbir ideolojik bağlılığı ya da radikal görüşü olmamasına rağmen gece gündüz holokost için çalışmıştı.


Eichmann hakkında yapılan Operation Finale filmi bize başka bir gerçek anlatır. Filmde o çok zeki ve tehlikeli bir cellattır. Bu hikayede o Yahudi Lideri Konseyini parmaklarında oynatmış, olmayacak şeylere ikna etmiştir. O yüzden Mossad ajanları ona karşı çok dikkatli olmalıdır. Bu eğitimli ajanları kolayca manipüle edip kontrolüne alabilirdi. Hatta, filmin sonuna doğru bunun çarpıcı bir versiyonunu bile izleriz.


Filmdeki Eichmann'la bizim gerçek Eichmann'ımız arasında dağlar vardır. Bize sunulan versiyon sayesinde içimiz rahattır; bu adam nadir görülen canavarlardan birisidir. Patlamış mısırla iyi giden bir film sonrası hayatımıza kaldığımız yerden devam edebiliriz; bir güvenlik tehdidi yoktur. Fakat, gerçek öyle değildir. Eichmann sıradan bir insandır ve bu sıradanlığın kötülüğüdür.


Onun gibileri yan komşunuzda, çalışma arkadaşlarınız arasında, trafikte, devlet dairelerinde, hastanelerde, akla hayale gelecek her yerde görebilirsiniz. Ayırt edici özellikleri empati ve sempati yeteneklerinin olmaması yada bunu bencil dürtüleriyle kolayca bastırabilmeleridir. Ne çevrelerindeki diğer insanlara, ne doğaya, ne yaşadıkları topluma ve kültüre saygıları vardır. Onları fark etmek çok ama çok zordur, çünkü bencil dürtülerinin üstünü kapatırlar. Ölüseverler gibi belli başlı ideaları ve sadistik dürtüleri olmadığı için toplum içinde çok iyi gizlenirler. Bunlar iyi birer ebeveyn, eş, yönetici, komutan, akademisyen gibi görünebilir. Genellikle korkak insanlardır; aynı Eichmann örneğindeki gibi. Fakat, kibir ve yıkıcı dürtüleri koşullar oluştuğunda ortaya çıkar. Berlin savaşında gördüğümüz gibi çocuklara tecavüz ederler, milyonlarca Yahudiyi trenlere doldurup imha kamplarına taşırlar. Eğer o kadar ciddi koşullar oluşmaz da sıradan hayata devam edersek; bu insanları şirketlerde mobbing yaparken, işleri sabote ederken, toplumsal kuralları hiçe sayarken görebilirsiniz. Yakalanınca savunmaları çok nettir; "Herkes yapıyor." Aynı Eichmann'ın savunması gibi; o yapmasa zaten başkası yapacaktı.


Ne kadar okumuş, çalışmış, kariyer ve iktidar sahibi olmuş olurlarsa olsun, evrensel ahlak ilkelerini hiçe sayan bu insanlar sıradan kötülerdir. Tarihin başından beri aramızdadırlar ve bize yapılan kötülüklerin büyük kısmını onlar icra ederler.


Gelecek bölümde yazı dizisini toparlıyoruz.


Saygılar


bottom of page