top of page

Totaliter Ütopyalar - 5 (III. Reich ve Holokost-4)

Merhaba,


Yahudi sorununu çözmek için denenen tehcir, Gettolar ve çalışma kamplarında hapis işe yaramıyordu. Avrupa'daki 10 milyon Yahudiyi beslemek, yönetmek ve zapt etmek ciddi bir problemdi. Barbarossa Harekatı zaten yeterince kaynağı sömürüyorken, bu işe yaramaz, zayıf düşmüş ve beceriksiz (?) Alman düşmanlarına daha fazla kaynak ayırmanın bir faydası olmayacaktı. Doğu Cephesinin bir yıl içinde sonuç vermesi beklenirken, Sovyet orduları güçlü direniş göstermişti. Wehrmacht, Bliztkrieg avantajına rağmen hedefine ulaşamamıştı. Bu yüzden Yahudileri Rusya'nın soğuk, ıssız ve verimsiz steplerine sürme olasılığı da azalmıştı. Einsatzgruppen'ın uyguladığı birebir infaz da istenen performansı göstermiyordu; hem yavaş ilerliyor hem de SS'lerin moralini bozduğu için kalitesi düşüyordu. Bu sorunları aşıp nihai çözüme ulaşabilmek için Holokostun mimarları, yeni bir modeli devreye aldı. Yahudilerin evlerinden toplanıp, tren katarlarıyla imha kamplarına sevki; gaz odalarında öldürülmesi ve krematoryumda yakılmasıyla sonra eren bu sistem, Dünya tarihinin ilk (ve umarız son) endüstriyel ölçekteki soykırımıydı. Bu yazıda, Nazilerin korkunç mühendislik ve yönetim eseri Holokost sürecini inceleyeceğiz.


Nazi rejimi, Yahudilerin katli kararından çok önce 1939 yılında başka bir grup için imha emri vermişti; zihinsel engellilerin hastanelerde öldürülmesi kararı çıkmıştı. Almanya başta olmak üzere işgal edilen topraklarda, ruh sağlığı hastaneleri başta olmak üzere birçok merkezde doğuştan engellilere (çocuklar dahil) ötenazi uygulanmaya başlandı. Aktion T4 adı verilen, "istemsiz ötenazi" adıyla yumuşatılmaya çalışılan bu korkunç operasyon sonucunda 200 bini Almanya ve Avustralya'da olmak üzere 300 bin insan öldürüldü. Holokostun yanında "önemsiz" gelebilir, fakat Naziler için önemli bir atılımdı. Zehirli iğneler ve gaz solutma gibi bireysel cinayetlerden, gaz odaları ve kamyonlarına geçiş Aktion T4 projesiyle yapıldı. Engelli insanları tek tek öldürmek bir yerden sonra Einsatzgruppen örneğindeki gibi doktorların moralini bozuyordu. Daha etkili bir metot olarak gaz odalarının kullanımına geçildi. Bunlar imha kamplarının endüstriyel ölçeğinin yanında numune odaları gibi kalıyordu, ama bir grup zihinsel engelli çocuğu içeri sokup, fayansla kaplı, banyo imajı veren penceresiz bu küçük odalarda zapt etmek kolaydı. Zavallı insanlar hastanelerin bodrum katlarındaki bu odalara tıkıldıktan sonra içeri karbon monoksit gazı veriliyordu. Bir süre sonra içerdekiler zehirleniyor; oda havalandırılıp boşaltılıyor ve sıradaki mahkumlar için hazırlanıyordu. Az sayıdaki insanın imhası için yeterli görülen bir sistemdi; fakat cesetlerin tahliyesi yine sinir bozucu bir süreçti. Yerinde toplu katliam daha mantıklı olacaktı ve Alman mühendisleri bunun için yeni bir makine geliştirdiler; gaz kamyonları.


Gaz kamyonlarına engelli insanları doldurup kırsaldaki toplu mezar alanına götürüyorlardı. Dorsesine karbon monoksit veriliyor ve içerideki insanların zehirden ölmesi bekleniyordu. Gazın kaynağı aracın motoruydu; ne yazık ki gaz derişimi herkesi hızla öldüremiyordu. Dayanıklı bünyeler uzun süre gazın altında kalıp acılar içinde feryat ediyor ve ıstırap dolu karanlık odalarında üst üste yığılıp hazin sonlarına ulaşıyorlardı. Onlar çilelerini çekip hayata göz yumarken, dışarıda bekleyen adamlar (herhalde) çene çalıp vakit geçiriyor ve sanki mezbahada koyun boğazlıyormuş gibi rahat mesut, mesaileri dolduruyorlardı. Son insanın da öldüğünden emin olduktan sonra dorsenin kapaklarını açıp ölenleri hemen yan tarafa kazdıkları mezara atıp üstlerine kireç döküp kapatıyorlardı. Eh görev yerine getirilmiş, iş bitmişti; bir biraya ne dersiniz?


Gaz kamyonları hastane odalarına göre daha etkiliydi; süreç mezar başında tamamlanıyordu, fakat tam anlamıyla "üretken ve verimli" değildi. Bir kere zehir gazının üretimi çok maliyetliydi; kamyonun motoru az miktar karbon monoksit ürettiği için harıl harıl çalışıyordu. Ayrıca, taşıma maliyeti de önemliydi; özellikle 1942 itibariyle Wehrmacht için yakıtın önemi düşünülürse bu çözüm endüstriyel ölçekte çok pahalıya gelecekti. Diğer bir sorun güvenlikti. Almanya içinde üç beş kamyonun hareketi için güvenlik sağlanabilirdi ama partizan ve direnişçilerin bol bulunduğu Doğu Avrupa ve Balkanlarda sabotaj ve pusu ihtimali, ciddi motorize koruma gerektiriyordu. SS'lerin böyle kaynakları yoktu; imha korunaklı bir mekanda yapılmalı, bertaraf için çok az kaynak tüketilmeli ve lojistik minimum maliyette olmalıydı. İşte böylece imha kamplarına geçildi.


Belzec imha kampı, türünün ilk önemli örneğiydi. Mart 1942 itibariyle burada kurulan ilk gaz odaları Yahudilerle dolduruldu. İmha için yine karbon monoksit kullanılıyordu ama bu sefer gaz saftı, kimya tesislerinden geliyordu. Fakat, dayanıklı bünyelerin çığlıkları kesilmiyor süreç uzuyordu. Yine mühendislerin dehası devreye girdi. Her türlü zararlıya karşı, fümigasyon süreçlerinde kullanılan bir gazı devreye aldılar; Zyklon B. İçeriğinde hidrojen siyanür olan bu zararlı böcek ve bitki zehri, 1920'lerde yine Almanya'da keşfedilmişti. Aslında tarihi biraz daha önceye gidiyordu; 1880'lerde tasarlanan ilk versiyonu (yani Zyklon A) I. Dünya Savaşında kullanılmış ve etkisi test edilip onaylanmıştı. Bu ikinci versiyonun önemli farkı küçük konserve kutularına rahatça konulup sevk edilebilmesiydi; ayrıca sızıntı da önlenmişti. SS'lerin için rahattı, gaz etkisini sadece basıldığı odada gösteriyordu.


Sürecin gayet etkili olduğu görüldükten sonra başta Polonya olmak üzere birçok yerde imha kampları kuruldu. Auschwitz, Treblinca, Belzec ve Sobibor bu yeni sistemle çalıştırıldı. Kurbanların kabul edileceği tren istasyonundan imhanın tamamlanacağı krematoryuma kadar her şey en ince detayına kadar analiz edilip, yüksek mühendislik becerileriyle dizayn edilmişti. Kampların çalışma standardı 1944 itibariyle çok yükselmişti; Auschwitz'de bir yılda 500 bin insan öldürüldü.


Peki bu kadar Yahudi bu kamplara nasıl sevk ediliyordu? Onları nasıl bulup, trenlere balık istifi tıkıyor ve neredeyse hiçbir direniş yaşanmadan süreç tamamlanabiliyordu? Hikayenin en korkunç kısmına geliyoruz; Yahudi işbirlikçiler.


Şu ana kadar odaklandığımız kısım imhanın nasıl yapıldığı üstüne oldu hep. Artık sürecin diğer tarafına bakmanın zamanı geldi. 1942 başında verilen "Nihai Çözüm" kararıyla beraber SS'lerin karşısına yeni bir sorun çıkmıştı. Öncelikle Yahudilerin kim olduğu, nerede yaşadığı tespit edilmeliydi. Bu insanların bütün mal varlığının dökümü alınmalı ve taşınır, taşınmaz her şey kamulaştırılmalıydı. Daha sonra bütün aile tren istasyonlarına götürülüp yük vagonlarına doldurulmalı ve imha kamplarına sevk edilmeliydi. SS'lerin bütün Avrupa'da köy köy gezecek, kimin tanımladıkları Yahudi kapsamına girdiğini tespit edip, bu insanların eksiksiz mal dökümünü alacak bir kadrosu yoktu. Haydi, bunu başardılar diyelim, bu insanları silah zoruyla varı yoğu teslim etmelerini ve tren istasyonlarına gitmelerini sağlayacak silahlı örgütleri de yoktu. Olan bütün kaynaklar doğu cephesi ve diğer riskli bölgelere akıyordu. Bu kadar geniş bir arazide silah zoruyla milyonlarca insanı toplamak, isyanları bastırıp ve gerilla saldırılarını tepmek kolay değildi. Zaman içinde Yahudilerin bir kısmı ölüm kamplarını öğrenmiş olmalıydı; konu bu kadar gizli kalmış olamaz. Peki ölüme gideceklerini bile bile, neden o trenlere biniyorlardı? İşte burada Judenrat devreye giriyor.


Yahudi Liderleri Konseyi, Avrupa'nın neredeyse her ülkesinde organize olmuş, Holokost sürecinde SS'lere destek vermiş örgütlerin genel adıydı. Bu örgütler, Naziler ve kukla yerel hükümetlerle işbirliği yapıp, Yahudi sorununun çözülmesine yardımcı oluyorlardı. Yaşadıkları ülkelerde, seçilmiş alanlardaki Yahudi varlığını listeliyor ve bu insanları tehcir için ikna ediyorlardı. İleri gelenleri ve büyükleri olarak gördükleri bu liderlere inanan milyonlarca masum insan, mal varlığı beyanı yapıp, ellerinde avuçlarında ne varsa kamulaştırılması için Nazi kurumlarına getiriyordu. Hatta, bu Yahudi Liderleri mal varlığının sınıflandırılması ve tanımlanması sürecinde de ciddi yardım gösteriyordu. Ayrıca, mal ve varlık transferi tamamlandıktan sonra sürgüne çıkacakları teşvik ediyor; imha kamplarına yapılacak nakiller için toplanma alan ve istasyonlarına sevk sürecini de yönetiyorlardı. Böylece Nazilere gereken; bu bir avuç azınlığı sıkı tutup, onların yönlendirdiği Yahudilerin kayıtlarını yapmaktı. Daha sonra, mal varlıklarına el koyup Reichsbank'ın rezervlerinde eritilmesini sağlıyorlardı. Sonunda, "müşterilerini" toplama istasyonlarına geldiklerinde güler yüzle karşılayıp yük vagonlarına doldurup imha kampı doğru yola çıkartıyorlardı. Evet, süreç bu kadar kolaydı. Hatta, isyan eden azınlıkla da uğraşmalarına gerek yoktu; Yahudi Liderleri Konseyi büyük bir gurur ve onurla bu işi de üstlenmişti. Kendi kurdukları polis örgütü, kaçan, saklanan ve direnen Yahudileri yakalayıp Nazilerin önüne atıyor, sonra da sıradaki misyonu bekliyorlardı. Böylece, SS'lerin Avrupa'da çok az bir kolluk kuvveti, istihbarat ve bürokratik organizasyonuyla 5-6 milyon arası insanı imha kamplarına sevki sağlandı. Bugüne kadar gördüğümüz filmler ve kitaplarda sadece hikayenin son kısımı anlatıldı. Kimse Judenrat'dan bize pek bahsetmek istemedi.


Tarihçiler, Judenrat ile ilgili olarak tam anlamıyla ikiye bölünmüşlerdir. Birinci kısım (ki baskın olandır) bu organizasyonun Holokost sürecinde bir etkisi olmadığını iddia etmektedir; onlar olmasa da Naziler bu işi yapacaktı. Evet, doğrudur Naziler bu işi yapacaktı, ama Doğu Cephesi başta olmak üzere innsan kaynağının önemli bir kısmını savaşa ayırmışken bu kadar fazla Yahudiyi tespit edip, malına el koyup imha kampına sürmeleri mümkün değildi. Yahudi Liderleri Konseyi hep kötü davranmamıştı tabi; Gettolardaki hayatı düzenlemiş, insanların bir arada kalması ve her türlü uğursuz etkenle (gazla ölüm hariç) mücadele etmelerine katkıda bulundular. Onlar sayesinde savaş boyu Yahudi yaşam alanlarında ne kaos ne de sefalet yaşandı. Fakat, bunun bedeli olarak konsey yönetimleri, getto halkının yaşam haklarını satma insiyatifini elde tuttular. Nazilerin ölüm listelerine kimlerin yazılacağına onlar karar verdiler.


Bilinmez, ya da kayıtlar örtbas edilmiştir; kimlerin kurtulacağına da onlar karar verdiler. Ayrıca, bu kurtuluş bedelini de ya kendi başlarına ya da Nazilerle beraber belirlediler. Bunların arasında en bilinen kişi Rezso Kasztner'dir. Yahudi soykırımında önemli bir görevi olan, bu insanların tespit edilip imha kamplarına taşınma sürecini organize eden Adolf Eichmann'la birebir çalışıp iki bine yakın Yahudi'nin İsviçre üstünden kaçırılmasını sağlamıştır. Başta Schindler'in Listesi kıvamında olduğu düşünülen olay, aslında bu kaçış karşılığında imha için yüzbinlerce Yahudi'nin listelenmesi şartıyla ve kaçırılacak insanlara kişi başı belli bir ücretle halledildiği ortaya çıktı. Başta bir kahramanken, aslında beraber çalıştığı Eichmann gibi fırsatçının teki olduğu anlaşıldı. O sıradanlığın kötülüğüydü. Bu konuya Kötülüğün Tarihi dizisinde yer veriyoruz.


Bu utanç verici organizasyon hakkında bilinen çok az şey var. Ya çok abartılmış ya da acımasızca gerçek olduğu için örtbas edilmiş.

İnsan kendi kültür ve inancından, büyüğü gördüğü, saydığı, imrendiği kişilerce böylesine bir ihanete uğradığını bilmek ister mi?

Eğer böyle bir şey olduysa, o zaman inandıkları bütün değerler, töreler ve yönetim adetleri yıkılmaz mı?

Bugünün çocuklarına bu kara günleri anlatırken, Holokost'u sadece şeytani Nazilerin değil de, işbirlikçileri büyük büyük dedelerinin yürüttüğü söylenir mi?

Bu çocuklar bir daha hangi düzene, adete ve geleneğe saygı duyarlar?

Bas bas bağırmazlar mı, sizin lider bildikleriniz bizi o trenlere bindirdi diye?


Diğer taraftan, savaş boyu Avrupa'nın hiçbir yerinde (1944'deki Varşova isyanı hariç) Yahudilerin doğru düzgün bir direniş göstermemesini nasıl açıklayabiliriz? Sadece 1944 yılının ikinci yarısında Macaristan'dan 500 bine yakın Yahudi toplanıp Auschwitz ve diğer kamplara gönderildi. Maus adlı çizgi romanda Art Spiegelman'ın babası Macar Yahudilerinin Auschwitz'de nasıl imha edildiğini anlatır. Gaz odaları bu kadar fazla insanı yok etme kapasitesine sahip değildir. Bu sırada Sovyet birlikleri de hızla Polonya sınırına yaklaşmaktadır; zaman daralmaktadır. Naziler bilinen bütün sınırları aşar ve gelen Macarları ölüm çukurlarında yakar. Daha önce aynı çukurlarda yakılan insanların yağları toplanıp kenara ayrılır. Yeni gelenler çukurlara itildikten sonra bu yağlar üstlerine dökülür. Alevler yükselir ve insanlar çığlık çığlığa can verir. Onlar eriyip giderken, diğer vagondan inenler ateşin biraz ötesinde sıralarını kuzu kuzu bekler. Spiegelman, babasına sorar; bu insanlar göz göre göre ölüme nasıl gittiler? Nasıl isyan etmediler? Babası kabullenmişlikten bahseder ama hikayenin arkasındaki Judenrat'ı anmaz, belki bilmez. Bu insanlar (eğer doğruysa) büyükleri olarak kabul ettikleri kişiler tarafından "ikna" edilmiştir. Sonunun ne olacağını bilseler de bilmeseler de bu yola çıkmışlardır.


Naziler arasında bir grup insan yıkıcı ve sadistti. Ama geriye kalanlar, daha sonra ifadelerinde yer aldığı gibi sadece "emirleri" yerine getiriyordu. Bu işin içinde yer alan herkes, aynı şekilde "emirleri" yerine getirdi. Sıradanlığın kötülüğü yükseldi ve milyonların can küle dönüştü.


Saygılar



コメント


bottom of page