top of page

Kötülüğün Tarihi - 1 (Paleolitik Dönem)

Merhaba,


Kötülüğün Yükselişi - Karanlık adlı yazı da belirttiğim gibi gündelik ve ruhsal hayatın önemli bir bölümünü korku doldurur. Yaşam kalım mücadelemizin etkili bir motivasyonudur. Korku sadece bizim değil, bütün hayvanların da hissettiği ortak bir duygu, kararlı bir stratejidir. İki temel dürtümüzden (hayatta kalmak ve üremek) ilkinin sigortasıdır. Daha netleştirmek için; bunu bir elektrik sigortası gibi düşünelim. Korkulan şey gerçekleştiğinde yada manevi anlamda vuku bulduğunda sigorta atar ve acil eylem planı devreye girer; genellikle kaçarız.

Veya Master Yoda'nın söylediği gibi bizi öfkeye boğar;

bunun sayesinde acıyı hissederiz;

haliyle ondan nefret ederiz; ve nefret bizi...

Durun! Konumuz bu değildi, bilimkurgu edebiyatı çok sonra gelecek. Önce biz tarih öncesine gidip atamızın korkularını anlamaya çalışalım.


Öncelikle neden korkarız sorusuna cevap bulmaya çalışmalıyız. İlkel Dinler Tarihi-3 yazısında ele aldığımız gibi, uzmanlar dört tip korkuyu öneriyor; ölüm, özgürlük, yalıtım ve anlamsızlık. Bütün hayvanların ortak korkusu ölümdür. Diğer korku tipleri (yani özgürlük vs.) bizim bilinç seviyemize özeldir. Hiçbir kediyi kaybettiği anlamı bulma çabasında görmezsiniz. Kendimize dönüp korku tiplerini incelemeye devam edersek; özgürlük ve anlamsızlığın sonuçlarını yine İlkel Dinler Tarihinde bol bol tartışmıştık. Bizi aşkın varlıklara, sonra da ona bağlı kozmogoni ve eskatalojiyle beraber; düşünceleri bir dinsel platoya ve onu yöneten panteona taşımıştı.


Ölüm ve özgürlüğü ayırdıktan sonra geriye kalanı yani yalıtım korkusunu, ilkel atamıza özellikle yakıştırıyorum. Tarih öncesi çağlarda kişinin yalnız başına hayatta kalması pek mümkün değildir. Bunu hem fiziksel (yani klanından ayrı düşme) hem de ruhsal (onu çevreleyen doğa ve hayalindeki aşkın varlıklardan kopmaya bağlı) boyutta düşünebiliriz.


Tabi, burada sadece yoğun entelektüel birikime bağlı korkulardan bahsediyoruz. Bir de canımızın yanması, bir yerimizin incinmesine sebep olacak şeylerden korkmayı da eklemeliyiz ki, tartışmamız elitistlerin öznel deneyimlerinden kurtulup bütün topluma yayılabilsin. Genele yaydığımız zaman yalıtımı da sadece kendimizi mevcut toplumdan ve doğadan soyutlamak olarak düşünmeyelim; çok sevdiğimiz birisini kaybetme olasılığı da bu tip bir korkuyu tetikleyebilir. Ayrıca bu korku sıralaması da değişebilir; çocuğumuzu kaybetmektense kendimizi öldürebiliriz. Hangi açıdan ve kişiye özel durumdan bakarsak bakalım, bu üç temel korku dürtüsünü kendimize baz almamız, konuyu genellememize faydalı olacaktır. Toparlarsak; temel korkularımızı ölüm, acı/ağrı ve yalıtım olarak özetleyebiliriz.


Peki bizi neler korkutur? Yine gruplamaya çalışırsak; öngörülemeyen, önlenemeyen ve zarar verendir. Bunlardan sadece bir tanesi değil, hepsinin bir arada gerçekleşmesi gerekir. Örneğin, ormanda yürüyen atamızın karşına bir ayının çıktığını düşünelim. Öngörülemez; birden ortaya çıkmıştır. Önlenemez; kişiye göre çok güçlüdür. Zarar verir; The Revenant'daki sahneyi dikkatinize sunuyorum. Burada ürkmek ve tiksinmeyi korkudan ayırmamız gerekir. Ayıyı ilk gördüğü anda, kükremesinden ürkmüştür. Belki kokusundan tiksinmiştir. Fakat, bunlar geçtikten sonra korku işi devralır. Ayı ya canınızı alacak, ya da size çok ciddi zarar verecektir. Kendisinden daha hızlı koşan ayıyı durdurması için iki yol vardır; ya onun kafasını karıştıracak bir şeyler yapacak ya da çıkamayacağı (veya yıkamayacağı) bir ağaca tırmanacaktır. Kafa karıştırmaya iyi bir örnek Dawn of the Planet of the Apes'de görülebilir. Ayı, Sezar'ın kaçmasını beklerken, o ona kafa tutar ve diğerlerinin yardımı için zaman kazanır. İşte korkumuzu yenmek denen şey buradadır; onu tecrübe edip, belirsizliği ve önlenmesinin zorluğuna rağmen onu şaşırtacak ya da rotasını değiştirecek bir taktik geliştirmek. Bu örnekteki gibi atamız korkularıyla hayatta kalmış, onları zamanla tanıyıp üstesinden gelmiştir. Ancak bunlardan üç tanesi öylesine derinlere yerleşmiştir ki, bugün bile etkisini hissederiz. Şimdi, bu üç temel korku unsura bir bakalım.


Yılan Korkusu

Yaşadığımız koşullar ve çevreye rağmen hala ondan korkarız. Doğada onunla karşılaşırsak kan beynimize sıçrar. Günümüz yaşam koşulları sayesinde yılanla karşılaşma ihtimalimizin düşük olsa da çoğunluk ondan korkar, ürker ve çekinir. O öngörülemez, engellenemez bir zarar vericidir; ölüm ve tehlikenin (bize ve atalarımıza göre) doğadaki en popüler simgesidir. Biraz önce ayıdan kaçan atamızı (büyük olasılıkla) ağaçta bırakmıştık. Evet, ayı oraya çıkamaz. Fakat, yılan çıkabilir. Hem de gösteriş sevdalısı ayı gibi ortalığı ayağa kaldırarak değil; sessiz ve sinsice çıkar. Çok güzel kamufle olur ve tek bir ısırıkla işi bitirir. Atalarımızı vahşi kediler, kurtlar, ayılar, yırtıcı kuşlar ve daha birçoğu avlamıştır. Ama hiçbirisi yılan kadar etkili olmamıştır. Antropolog Lynn Isbell'e göre primatlar için milyonlarca yıldır en büyük tehlike onlardır. Boyutunun hiçbir önemi yoktur; zehriyle bizi felç eder veya öldürür; ve bunlar saniyeler içinde olur biter. Yılanı görmek, takip etmek ve engellemek çok zordur.


Büyük yırtıcıların belli bir avlanma zamanı ve yeri vardır. Bunların neredeyse hepsinden kurtulmanın ortak yolları olur; dikkatlerini çekmeden sıvışmak, ağaçlara ya da mağaralara saklanmak gibi. Fakat, yılanı hiçbiri durdurmaz. Saklandığınız mağaraya sürüne sürüne gelir, bebeğinizi sokup öldürür. Siz uyurken onu yutar ve gider. İşte bu yüzden yılanın korku alemimizde çok önemli bir yeri vardır.


Nasıl olduğunu tam anlamasak da, bazı kültürel ögelerin genetikle aktarıldığını görebiliyoruz. Her ne kadar ispatlayamasak da; primat atalarımızdan birisinin böyle bir korkuyu tetikleyen şeyi genleriyle aktarması, onun neslinin diğerlerine göre daha başarılı olmasını sağlamaz mıydı? Olasılıkla bu gerçekleşti ve yılan korkusu kolektif bir bilinçaltı öğesi haline geldi. Hatta bunun etkisini, bir kurama göre çocukların uyku problemlerinde bile görürüz. Konuyla ilgili tartışmayı Çocuk Eğitimine Katkı-1 adlı yazımızda görebilirsiniz.


Dinsel çerçeveden bakınca, olayı sadece Havva'ya yasak elmayı veren yılana indirgemeyelim. Neredeyse, dünyanın her yerinde onu ve ondan türeyen ejderhayı mitlerde, dinsel düşüncelerde ve inanışlarda görürüz. Burada önemli bir soru neden bir ejderhaya ihtiyacımız olduğu olabilir. Spekülasyona bağlı olarak cevabım, her gün karşımıza çıkmayan, ama çıktığında da pek bir zamanımız olmayan bu varlığa karşı arttırılmış bir korku kültürünün faydasıdır. Yarım metre boyunda, incecik bir şeyden korkmak, onun korkunç zehrini çekip ölmeden pek mümkün olmayabilir. Bu yüzden, abartılmasında fayda vardır. Onu onlarca metreler boyunda dev bir yaratığa çevirebiliriz. Ya da diğer bir önemli korku öğesiyle birleştirebiliriz; uçan yırtıcılar. Ağaca çıkan atalarımız ayıdan kaçarken, göğe pek bakmazlar. Üstlerine çullanan bir kartal onları alır ve ulaşılmaz kayalara çıkartıp, yavrularına yem edebilir. İşte dev yılanımıza monte ettiğimiz kanatlarla onu gelmiş geçmiş en tehlikeli varlığa çevirebiliriz. Toprak altından (yani bilinmeyen bir yerden) çıkan yılanla, ulaşamadığımız dağlardan tepemize inen yırtıcı kuşu birleştirince karşımıza tarihin ilk Leviathan'ı çıkacaktır. Fantezinin sonu yok; onu denize sokup uzun kalamar kollarıyla da süsler ve bitmek bilmeyen kabuslarımıza konu edebiliriz. Hades, Kraken’ı serbest bırakınca Argos karışır.


Yaşayan Ölü Korkusu

İlkel Dinler Tarihi-3'de ata kültü ve ona bağlı olan ambivalan duygular üzerinde durmuştuk. Ölen babanın arkasında, öfke dolu düşüncelerin nasıl bir dehşete sebep olacağını görmüştük. Klanın (ölünceye kadar) en güçlü bireyi olan baba, eğer (tam olarak anlayamadığımız) ölümden dirilip gelirse sonumuz çok kötü olurdu. Arkasından söylediklerimizi veya onun kurduğu düzeni nasıl yıktığımızı, hele hele cinsel ilişkilerle ilgili koyduğu kurallara, tabuya bağlı kalmadığımızı görürse biz ne hale düşerdik? Çoğumuzun tecrübe ettiği bir şey vardır; karabasan...


Atamızın zamanına geri dönelim. Babası ölmüş, oğlu yerine geçmişti. Kuralları kırmış ve kendine göre yeni bir düzen sağlamıştı. Örneğin babası klanın dişileriyle ilişkiyi ona yasaklamıştı ama onun yokluğunda yapınca bir şey olmadı; korktuğu gibi babası dirilip onu cezalandırmadı. Gerçekten öyle miydi? Bir gece yarısı üstünde bir baskıyla uyandı. Felç halinde, bilinci yarı açık yatarken gördüğü (veya hissettiği) üstünde karanlık bir varlığın oturmasıydı. Bir süre sonra bu dehşet dolu gerilim sona erdi ve huzursuz bir uykuya daldı. Sabah kalktığında ilk kontrol edeceği şey babasının cesedi olacaktır. Ve onu dirilmeyeceği bir şekilde gömmezse; hadi bu bile yetmedi diyelim, Kötülüğün Tarihi – Özel Dosya (Vampirler) yazısında gördüğümüz gibi üstüne ağırlık koymazsa; onu yakmazsa, kalbine kazığı saplayıp onu zemine sabitlemezse; bu adını koyamadığı karabasan tekrarlanacaktır.


Zavallı oğlumuzu bu korkunç şeylerle bir kenarda bırakıp, bu sefer annesini kaybeden kızımıza bakalım. Annenin ölmesine bile gerek yok; sadece doğurganlığını kaybetsin veya klan lideri artık güzel kızı daha çekici bulsun. Kızımızı ilk doğumuyla beraber lohusa döneminde bir felaket bekler. Gebelik öncesi düzenine dönmeye çalışan vücudunun hormonsal dengesi dağılmıştır. Depresyon ve anksiyete ile boğuşan çiçeği burnunda annemiz, tabi bunların hiçbirini bilmediği için ona birinin musallat olduğu fikrine kapılabilir. Yoksa, hayatının en güzel anını yaşamış, doğan bebeğine dokunup koklamış, öpmüş ve emzirip onunla ilk bağını kurmuştur; ne gibi bir derdi olabilir ki; onu kıskanan annesi dışında.


Oğlanın yaşadığı karabasana benzer bir uyku felci durumu onu dehşete düşürür. Anadolu kültüründe Alkarısı dediğimiz, Yahudi kökenli Lilith ve diğer varyantların hepsinin temelini burada bulabiliriz. Ölen (kıskanç) anne dirilip gelmiş, bebeği elimizden almaya çalışmaktadır. Onu öldürecek, çiğ çiğ yiyecek, hatta daha uçuk versiyonlarda yağını süzüp kendine uçmasını sağlayan merhem yapacaktır. Bu uçuk dediğim son versiyon Avrupa'yı yüzyıllarca inim inim inletmiştir, ileride cadılık kavramında döneceğiz. Özetle, dirilen baba ve anne bizi cezalandırmak için geri gelir. Onlardan doğru düzgün bir devir teslim töreni olmadan aldığımız yetkiler sorgulanacaktır. Atalarımızın tam olarak anlayamadığı ölümün sonucu budur; küçük klanımızdaki görev değişikliği (her ne kadar hayallerini kursak da) istem dışı gerçekleşmiştir. Ama o yaşa kadar bizi yönetip, neyi yapacağımızı neyi yapamayacağımızı dikte edenlerin sahneden sessizce çekileceğinin bir garantisi yoktur. Bir gece, ansızın bir vampir, bir cadı, bir kötü ruh olarak geri dönebilirler.


Bu korku tipinde önemli bir özellikle karşılaşıyoruz; anlaşılmayandan korkmak. Ölümü tam olarak anlayamadığımız için ondan korkuyoruz. Hayvanlarda da bunun izlerini görürüz; anlayamadıkları şeyden korkarlar, ama zaman içinde onu deneyimlemeye devam ettikçe, bu duygunun üstesinden gelebilirler. Fakat, ölümü bilincimiz açık bir şekilde yaşayamayacağımız ve başına gelenle de konuşamayacağımıza göre onu tam olarak anlamamız mümkün değildir. İşte bu yüzden ölümden ve ölülerden korkarız.


Kozmik Korku

Doğada ve yaşam sorgumuzda ölümden daha büyük anlaşılmaz şeyler vardır. Ölüm, belli bir bireyin başına gelirken bir deprem, tufan, yanardağ patlaması, sel gibi çeşitli doğal felaketler bütün toplumu etkiler. Bugün bile, her ne kadar sağlam yapılar, iyi organize olmuş kurtarma ekipleri, yardım organizasyonları ve diğer destek kurumları yanımızdayken (bir an için gözlerinizi kapatıp gelişmiş bir ülkede olduğunuzu düşünür müsünüz lütfen...) bile yer sallanmaya başladığında (kimseye itiraf etmesek de) içten içe ürpermez miyiz?


Hayatta belki de en çok güvendiğimiz şey, yani toprak bizi yarı yolda bırakmış, sallaya sallaya üstünden atmaya çalışmaktadır. Ya da durup dururken patlayan bir volkan yüzünden, el emeği göz nuru tarlamız, küçük yerleşimimiz yerle bir olunca, aynı anlamsızlığın içinde kalmaz mıyız? Yılan ve ölüm gibi örneklere göre daha az görünen ama daha büyük bir etki yaratan kozmik korkular bizim önemli bir parçamızdır. Artık birçok doğa olayını önemli bir keskinlikle anlıyor ve ön görebiliyoruz. Yaşadığımız gezegenin dinamiklerini ciddi oranda anladık fakat kozmik korkular ortadan kalkmadı; sadece Dünya'yı terk edip uzaya yayıldı. Dünya'yı yok edecek bir göktaşı, uzaylı istilası, kuyruklu yıldızlarla taşınacak önlenemez bir virüs ve çok daha ötesinde (belki asla ulaşamayacağımız) bir karadelik. Uykuya yatmış yüce eskiler bizi orada bir yerde bekliyorlar.


Yukarıda özetlemeye çalıştığım bu üç temel korkuyla başa çıkabilmek için okültizm, savrulmuş mitler ve dinsel inançlara başvururuz. Korkularımıza odaklanır; depremi yaratan, bağrından yılanları yollayan, ölülerimizi alıp götüren bir yeraltı ve ölüm tanrısını, örneğin Hades'i yaratırız. Tepemize çullanan kartallardan, boğa gibi böğüren şimşekten ve bitmek bilmez yağışlardan bir gök tanrıyı, örneğin Zeus'u dizayn ederiz. Böylece korkunun bir adı, sembolü, markası olur. Onunla iletişime geçip, çeşitli ritüel, tapım ve sunularla üstesinden gelemediğimiz gazabına engel olmaya çalışırız. Her şeye rağmen gerçekleşirse de sorunu o güne kadar neye yatırım yaptığımızda değil; aynen küçük bir çocuğun ailesinden ceza yediğindeki gibi; yine kendimizde ararız ki, emekler boşa gitmesin.


Böyle bir durumda tanrılara (ve yaratımımızda önemli bir yer tutan aşkın varlıklara) beddua etmemek için araya paravan varlıklar koyup onlara çullanırız; cinler, cadılar, vampirler, kötü ruhlar ve canavarlar. Saymakla bitmez bu fantezi dünyası, bizim etrafımıza anlam verme yolculuğumuzdaki en önemli desteğimizdir. Geçmişte bütün toplumun üzerine karanlık bir örtü örten bu iblisler, şimdi medeni ülkelerde (daha çok) kendilerine sanatta yer buluyorlar. Korku Edebiyatı serisinde bunları detaylı olarak ele alıyoruz. Peki kötülük bunun neresinde?


Çok bariz cevabı olan bu soruyu affınıza sığınarak bir kez daha cevaplıyorum, ama bu temel duygunun ana sınıflarına bağlı kalarak. Kötü olan bizi öldürür, acı verir, yalıtır/kayıp verir. Başımıza kötü bir şey gelince (genellikle) kendimizi sorgulamayı bir kenara koyup onu yapana odaklanırız. Bilgi birikimi, tecrübe ve bilinç seviyemizle doğru orantılı onu sınıflandırır ve düşünce/inanç sisteminde bir yere yerleştiririz. Paleolitik dönemdeki atamızın, kötülüğün en önemli kaynağının insanın ta kendisi olduğunu gördüğünü zannetmiyoruz, buna daha çok var. İşte o dönemde temelleri atılan bazı varlıklar bizim içimize işlemiş; yetersiz rasyonel sorgu sonucu, travmalarla bilinçaltımıza yerleşmiş; dinsel düşünce tarihimizi, inanışlarımızı, hurafelerimizi şekillendirmiş ve aydınlanma çağına kadar da toplumun önemli bir kısmını yönetmiş, yönlendirmiştir.


Gelecek yazıda kötülükle ilgili daha somut fikirlere odaklanacağız; Geç Neolitik dönemle yolculuğumuza devam ediyoruz.


Saygılar


bottom of page