top of page

Kötülüğün Tarihi - 3 (Mezopotamya-1)

Merhaba,


Medeniyetin beşiği Mezopotamya, kültürel ve teknik anlamda birçok ilk barındırır. İlk yazı, ilk devlet teşkilatı, ilk kolektif üretim, ilk tedarik zinciri, ilk kurumsal (ve kuramsal) din bunlara vereceğimiz güzel örneklerdir. Bu icatlara kötülüğün kaynağının somutlaşmasını da ekleyebiliriz. Şu ana kadar incelediğimiz kötülük ve korku objeleri birer spekülasyondan ibaretti çünkü yazıya dökülmemişti; isimleri ve hikayeleri yoktu. Fakat, Sümer ve Babil'le beraber bunlar bir kimliğe kavuşmaya başladılar. Böylece kötülüğe atfedilen aşkın varlıklar bir neden sonuç modelini de beraberlerinde getirdiler. İşte bu yazıda Sümerlerle beraber yazılı kültüre yansıyan (ve folklorik yaşamda yerini bulan) ilk kötüleri tanıyacağız.


Sümerler, neredeyse bütün uygarlıklar (ve onların yönetim & din kademesi) gibi kötülüğün kaynağını önce doğaüstünde aramıştı. Anlam verilmez kıtlık, yıkım ve ölümlerin kaynağı "demon"lar olmalıydı. Bu kelimeyi, yani günümüz bakışıyla iblis sınıfının ilk adını tırnak işaretleri arasına alıyorum, çünkü Sami dinlerin (daha doğrusu Antik Yunan’ın) bu tanımına daha çok var. Yine de bugün için doğal kabul edilen bu terimi bu yazıda bir miktar kullanmakta zarar görmüyorum; endişemi Antik Yunan dönemine geldiğimiz zaman daha net açıklayacağım.


Konumuza dönersek; Sümerler'de kötülüğün kaynağı olarak görülen kayıtlardaki iblislere bir bakalım. Bunlardan ikisinin adı Udug ve Lamaştu'dur. Bu iki şeytani varlık insanların üstüne çullanır ve Ur'da bulunan tabletlere göre şeytan kovma veya cin çıkarma ayinleriyle (ancak) uzaklaştırılabilir. Tabletlerde resmedilen kurt-insan, boğa-insan, yengeç-insan ve aslan-insan bu iblislerin sembolleri olabilir. Bu figürler, önceki yazılarda ele aldığımız hayvanların efendisinin, savrulup onlarla bütünleştiği (karanlığa dönmüş) varyantları olabilir. Bu dönemden kalma tabletlerin bazıları insanlara musallat olan bir baş ağrısından bahseder. Olası bir güneş çarpmasına bağlı rahatsızlanmış insanlar, başlarına gelenin somut sebeplerini bil(e)mediği için durduk yere başlayan baş ağrısını iblislere bağlayıp, çözümü rahiplerde aramış olabilirler. Zaten, italik bıraktığım kısım bu kadim (ve rasyonel açıdan yanlış) inancın dilimize oturmuş haliyle kaynağını da göstermiyor mu?


Lamaştu, daha sonra Lamia olarak bilinir, Lilitu olur; nihayet Lilith'e döner ama asli görevini bırakmaz; yeni doğan çocuklara ve lohusa dönemindeki annelere musallat olmaya devam eder. Bir varyantı olan Labartu, küçük çocukların kanına düşkündür. Binlerce yıl sonra bu inanış kendisini çocukların yağından kendine merhem yapıp uçabilen cadılarda gösterir. Sümerler, bununla da kalmayıp iblisleri sınıflandırmaya da başlarlar. "Yedi" sınıfa ayrılan bu kötü varlıkların ilki Pazuzu'dur. Daha sonra sağlıkla ilişkilendirilecek bu varlık vebayı getirendir. Kendisi o kadar meşhurdur ki, korku sinemasının başyapıtlarından Exorcist'de küçük masum kızlara musallat olan varlıktır. Medeniyetin başından bu yana adı konulan şeytan/cin çıkarma ayinlerinin ana odağı bu varlığı bir türlü beynimizden çıkaramadık, ama olsun hayat onunla da güzel. Diğer iblisleri sıralarsak; bir ejderha, vahşi bir panter, korkunç bir yılan, saldırgan bir aslan, çocukları çalan azgın boğa Galla sayılabilir. Bu yedi kötülere karşı, yedi iyiler de vardır ve bu sayısal takıntı neredeyse hayatımızın her yerine yerleşmiştir. Tanrı Dünyayı yedi günde yaratır, (modern çağa kadar) yedi tane gezegen vardır, yeraltı dünyasına (ve cehenneme) yedi kapıdan geçip inilir, haftada yedi gün vardır.


Aslında bu sayının arkasına başka bir gizem veya motif eklenmiş olabilir; burada asıl kastedilen "sayısız" olandır. Yani, yukarıda bahsi geçen bütün iblisler aslında sayılamaz, adı olsa bile hitap edilemez, yani ulaşılmaz varlıklardır. Bunun altında adı konulmuş kötülüğe bir türlü engel olamamak yatabilir. İstediğimiz kadar onlara adak adayalım, engel olmaya çalışalım, dua edelim, yalvaralım, fark etmez; yapacaklarını yine yaparlar. İşte bu yaklaşım tarih boyu o kadar etkili olmuştur ki, artık Sami dinlerin tanrısı da aynı vasıflara sahip olur; böylece o da adı olmayan, sınıflandırılamayandır; o, "tek ve bir varlık" olandır. Her şey onda birdir, adı konulmaz ve tanımlanamaz; işini yedi günde halleder.


Lilitu ile biraz daha ilgilenmekte fayda var. Kendisini ilk defa İlkel Dinler Tarihi - 9 (Sümerler-1) adlı yazıda görmüştük. Özetle, İnanna'nın kendisine taht yapmak üzere Fırat kıyısından söküp getirdiği bir ağaca (söğüte) musallat olan Lilitu ve yılanı, Gılgamış kovalar. Bu mitte aslında İnanna'da vücut bulan bereket, savaş, aşk gibi aşırı güçlü kavramların, kökeni olan hayvanların efendisinden nasıl savrulup karanlık bir varlığa dönüştüğüne dair ilk izleri yakalıyoruz. Lilitu ve yılan, onun ağacına, yaşam ağacına musallat olur; iktidarına baş kaldırır, düzenini sarsar. İnanna, düşmek üzeredir...


İnanna'nın imhası Sami dinlerin ana odağıdır, ileride göreceğimiz gibi onun varyantı, aslında Lucifer'ın yani şeytanın doğuşudur. Fakat, görünen, bu mücadele çok öncesinde başlamıştı. Büyük tanrıçanın karanlık ikizi Lilitu veya Eraşkigal adında doğmuştu. Birisi hayat ağacına musallat olan cin, diğeri de yer altı dünyasının efendisiydi. Neden böyle bir yola sapılıp, İnanna'ya itibar suikastı düzenlendiğini bilemeyiz. Ama, doğaldır ki, insanoğlu hiçbir zaman aşırı güçlü varlıkları uzun zaman kabul etmez. Onları tahtından indirip, yerine yeni figürler koymak ister. İşte bu da başka bir yazı dizisinde ele alacağımız sosyal evrimin önemli işaretlerinden birisidir.


İnanna (ve Babil mitolojisindeki karşılığı olan İştar), bir gün yeraltı dünyası kapısına dayanır. Ve şöyle seslenir;


Ey kapı bekçisi, kapını aç,

Kapını aç da girebileyim!

Eğer açmazsan kapıyı, böylece giremezsem içeri,

Kapıyı kesin parçalayacağım, sürgüsünü kopartacağım kesin,

Kapı direğini parçalayacağım, kapı kanatlarını söküp atacağım bilesin,

Ölüleri kaldırıp ayaklandıracağım,

Dirileri yesinler diye bırakacağım.

Ta ki ölüler sayıca dirileri geçecek.


Bu mitte, tanrıçanın hiddetine mi, alacaklı gibi kapıya dayanmasına mı, kapının teknik detaylarına mı, yoksa ölümün ordusuna mı bakalım? Paleolitik dönemden bu yana taşıdığımız atanın dirilip gelmesi riski artık konvansiyonel bir silah haline gelmiştir. Eğer İnanna içeri alınmazsa, yaşamın kökünden silineceği ve bir zombi apokalipsine dönüşeceğine dair bir ültimatomu okuyoruz, aslında. Yaşayan ölülerle aramızdaki sınır cehennem kapılarının gücüdür; gömüldükleri tabutların sağlamlığıdır, dualarımız, efsunlarımız ve taptığımız bütün aşkın varlıkların etrafımıza ördüğü duvardır. Tarihteki en büyük korkularımızdan birisi İnanna'yla somut bir hal almış, inandığımız bütün tanrıların gücünün üstüne çıkmıştır. Ajan Smith bunun modern bir versiyonudur. Ölümün ordusuyla başa çıkabilmenin tek yolu kefarettir...


Bir sonraki yazıda kötülüğün kaynağını aşkın varlıklar yerine, insanın kendi özünde arayan Mezopotamya'yı okuyacağız.


Saygılar


댓글


bottom of page