top of page

İlkel Dinler Tarihi - 19 (Cahiliye Arapları)

Merhaba,


Yazı dizimizin bu bölümünde Cahiliye Araplarının dinsel düşünce ve inançlarını inceleyeceğiz. Bu konuyla ilgili akademik anlamda ancak yüzeysel diyebileceğim araştırmalarım bana onlarla ilgili bir çok şeyi yanlış bildiğimi gösterdi. Ben de büyük çoğunluk gibi Cahiliye döneminde Arap yarımadasında yaşayanların sadece putlara taptığını, çok kötü insanlar olduğunu ve yeni doğan kızlarını diri diri gömdüklerini kabul ediyordum, başka da bir şey bilmiyordum. Ta ki, Muallakat-ı Seb'a'yı okuyuncaya kadar...

Cahiliye dönemi Arap edebiyatının en önemli eserleri olan bu şiirler, zamanında Mekke'de düzenlenen panayırlarda okunur, en iyileri Kabe duvarlarına asılırmış. İşte bu şiirlerden bir kaç örnek vermek istiyorum;


Züheyr - 28. Kısım Hiçbir şey karşılıksız kalmaz. Yüreklerinizdeki kötü emellerin çirkin fiillerin cezası büyük bir güne Hesap gününe bırakılır veya bu dünyada görülür mutlaka.

Lebid - 83, 84 ve 85. Kısımlar Allah'ın yazgısına boyun eğ Onunla yetin ey insan! Yarattığını en iyi bilen ve tanıyan O'dur kuşkusuz. İnsanlar arasında erdemi paylaştırırken Adil Yaratıcı en büyük payı bize vermiştir. Bize, göğe yükselen bir onur evi verdi. Gençlerimiz ve ihtiyarlarımızın başı yüceldi ona doğru.

Bu eserlerin İslamiyet öncesine ait olduğuna dair herhangi bir şüphe yok. Şiirlerde ahiret, üstü kapalı bir cennet (onur evi), kader ve çok daha önemlisi Allah inancıyla karşılaşıyoruz. Kabe'ye asılacak kadar değerli bulunan, panayırlarda okunan ve halkın bizzat dinlediği bu şiirlerdeki Allah inancı uç noktada kişilerin azınlıkta kalan düşünceleri olamaz. Demek ki Cahiliye Araplarının çoğu Allah'a inanıyordu. Fakat, İslamiyetle beraber ön plana çıkan putperestlikleri, vahşilik ve ahlaksızlıkları nereden geliyordu? Allah'a inanıyorlarsa, putperestlik bu düşünce sisteminin neresindeydi? O döneme ait yazılı kaynakların sınırlılığı, büyük bir kısmının rivayetlere dayanması ve bir çok yerde Kuran-ı Kerim'in tek kaynak olarak ele alınması bizi zorluyor. Ama son dönemde İlahiyatçıların yaptığı detaylı araştırmalar hem Cahiliye dönemine önemli ölçüde ışık tutuyor, hem de Kuran-ı Kerim'de pek anlam veremediğimiz kısımları aydınlatıyor. Yazı dizimizin bu bölümünü Cahiliye Araplarına ve onların ilkel dini inanışlarına ayırıyoruz.


Önce Cahiliye kelimesiyle başlayalım. Araplar, o dönemde kabilelere bölünmüş siyasi birliği olmayan bir toplumdu. Kendilerini Arap kimliğiyle tanımlamaz, iyi veya kötü, ortak bir sıfat taşımazlardı. Bu sıfat, isim olarak ilk defa Mekke'nin ileri gelenlerinden Ebu Hakem için kullanılmıştı. Kendisi Hz. Muhammed'e şiddetle karşı çıkan, aleyhinde lobi yapıp, Mekke'den çıkmasını zorunlu kılan kişiydi. Zaman içinde İslamiyet'in egemenliğiyle adı Ebu Cehil'e çevrilmişti. O cahilliğin babasıydı, vücut bulmuş haliydi. Cahilin Türkçe karşılığı bilmeyendir. Hatta meçhul kelimesi de bundan türemiştir; cahilin edilgen hali olan bilinmeyendir. İslamiyet yayılırken, beraberinde putperestlerin "bilmeyenler" olduğu söylenmişti. Evet, onlar da tek bir Allah'a inanıyor, onun yaratıcılığı ve sınırsız gücünü kabul ediyordu. Fakat, inanışlarının temelinde ona ulaşılmazlık da vardı. Yani, Allah yaratımı tamamladıktan sonra evrenle ilişkisini kesmiş, ne bir tezahürü vardı, ne de bir gölgesi görünüyordu. Onunla iletişime geçmenin tek yolu ara kademedeki tanrı ve tanrıçalardı, yani bize aktarıldığı gibi putlardı. Haliyle, Cahiliye Arapları Allah'a ortaklar yani şirk koşmuştu. Bu inanca sahip kişiler "Mekke'li Müşrikler"di. Allah'a şirk koşan bu müşriklerin cezası verilmiş, Kabe'ye doldurdukları 300 küsur put parçalanıp yok edilmişti.


Cahiliye dönemi insanlarının bir kısmı farklı bir inanca sahipti. İçlerinde Hanif denilen (Hanefilikle karıştırılmaması gereken) kişiler, İslamiyet'e benzer bir inanca sahiplerdi. Onlar da Allah'la aralarında bir aracı olmayacağına, yani putlardan kurulu bu panteonun yanlışlığına inanıyordu. Fakat, bu insanların inançları (bize geldiği kadarıyla) kurumlaşmamış, belli ibadetleri, kutsal bir kitabı olmadan tarihe karışıp kaybolmuşlardı. İslamiyetin yayılmasına ne kadar etkileri vardır bilemiyoruz.


Cahiliye Arapları'nın dini inanç yolculuğunda diğer ilkel kabile, kavim ve toplumlarla benzer bir yoldan geçtiğini düşünüyoruz. İnanışları totemizm, animizm ve fetişizm çizgisinde ilerlemişti. Yani önce ata kültünü savurup inancın odağını bir hayvana çevirmiş; zaman içinde etraftaki her şeye bir ruh vermiş; son olarak da bazı objelerin gücüne ve sihirbazlığa inanmışlardı. Kabilelerin totemleri çeşit çeşitti; örneğin Kureyş kabilesinin totemi köpek balığıydı. Kabile ismi vermeden sayarsak; totemler aslan, kaplan, çakar, dişi keler (?), sırtlan yavrusu, dişi tilki, ada tavşanı, müshil otu (??), karpuz (!??), küçük bir taş ve sirkeydi. Güçlü hayvanları bir nebze anlamakla beraber karpuz, müshil otu ve sirkeyi bir yere konumlayamıyor, haklarında yazılı döküman olmadığı için hayal gücünüze bırakıyorum. Tabi, iş bu doğal totemlerle kalmadı; zaman içinde kendilerine taştan heykeller ve objelerde yer bulan, temelde bereket kültüne bağlı tanrı ve tanrıçalar ortaya çıktı. Bunların arasında en önemlileri, Allah'ın üç kızı denilen Menat, Lat ve Uzza'yla, bereket tanrısı Hübel'di. Diğer put (veya paganist tanrıları) bir kenara bırakıp bu dörtlüye odaklanmakta fayda var. Bize Cahiliye Araplarının inançlarının kökeniyle ilgili çok önemli bilgiler verebilir, İslamiyet'e geçişte nelerin yıkılıp, nelerin devam ettiğini gösterebilir. Fakat, daha önce de belirttiğim gibi yazılı tarihin sınırlılığı bizi zorluyor. Bu yüzden biraz daha kuzeye çıkıp Sami kökenli dinlere ve çok daha önemlisi kadim Mezopotamya toplumlarına temas etmiş bir medeniyete bakmalıyız.


Nebatiler, M.Ö. 4. yy. ile 2. yy. arasında siyasi bağımsızlığını korumuş, geriye kalan zamanda Pers ve Roma İmparatorluğu başta olmak üzere bölgede etkisini hissettiren Babil, Makedonya, Sasanilerin kontrolüne girmişti. Kervanlar yoluyla bütün Arap yarımadasındaki ticaret yollarında yer almış, olasılıkla bu ticaret esnasında kültürlerini oraya taşımışlardı. Panteonlarının en tepesinde Duşara adını verdikleri üstün bir varlık bulunuyordu. Bunun yanında, nebatça yazıtlarda adı bol bol geçen başka bir varlık daha vardı; Alalah. Alalah'a tapımın en üst kademesinde yer aldığına dair net bir açıklama yer almaz, fakat din tarihçileri onu Duşara'dan bağımsız tutmazlar. Duşara onun sıfatıdır ve aynen Sümer ve Babillerde gördüğümüz gibi yaratıcı, en üstün tanrı olduğuna inanılmıştır. Araplara geçişinde ise sıfatının düşülüp tek bir isimle yani Allah'la anılmasının olasılığını söylerler. Duşara tapımında düz ve köşeli kaya parçaları veya sütunlar kullanılırdı. Çevresinden kolaylıkla ayırt edilebilen bu geometrik objeler tanrıların hiyerofanıydı, yeryüzündeki tezahürüydü. Onların totemleri veya insanı figürleri olamazdı, çünkü evrenden soyutlanmış aşkın ve yüce varlıklardı. Hatta bu tapımın en mübahı, gökten düşen taşlara yapılandı. Daha sonra üstünde duracağımız düşmüş melek kavramından çok farklı olmak üzere, bu göktaşları tanrıların Dünya'yla iletişim kurabilmek için attıkları birer kancaydı. Haliyle, bu taşların kutsallığına saygı gösterilmeli, onlar "tavaf" edilmeliydi. Bunun en güzel örneği de Nebatilerin Mekke'de tavaf ettikleri Hacerül Esved'di; bunun konulduğu Kabe'ydi. Kendisinin konumu başlangıç noktası alınarak, yedi defa Kabe etrafında dönmek olasılıkla Nebati'lerin başlattığı Cahiliye Haccının temel noktasıydı. Zaman içinde Nebati kökeni unutulan, ama hac döneminde kurulan panayırlar sayesinde ekonomik değeri de artan bu tapım, putlardan arındırılıp İslamiyet'te de varlığını korumuştur. Cahiliye Arapları için bu ritüel o kadar önemliydi ki, eğer Mekke, Taif ve diğer merkezlerden uzaktaysalar, çölde buldukları güzel bir taşı merkez alacak şekilde tavafı yapıyor, simgesel de olsa dini inançlarını yaşıyorlardı.


Kabe, aslında "Beytullah" denilen Allah'ın Evi için kullanılan bir terimdi. Küp şeklinde olan nesnelere verilen ortak isimdi. Mekke dışında, Necran, Taif, Kufe, Zahr ve Sindad'da da örnekleri bulunurdu. Bölge tanrı ve tanrıçalarına tapımda kullanılan bu kübik evler, Arap yarımadasıyla da sınırlı değildir. Pagan kökenli inançların eski kültür merkezlerinde, hatta Şam ve Kudüs'te bile örnekleri vardır. Nebati kökenlerini paylaştığımız bu ritüelin bir de arınma ve temizlikle ilişkisi vardır. Hac merkezlerini ziyaret edip, kabeyi tavaf edecek kişiler gündelik giysilerini çıkartır, hiç giyilmemiş kıyafetlerle ritüeli gerçekleştirirdi. Böylece gündelik hayatlarındaki günahlarından arınmış, tanrı veya tanrıçasıyla bir olduğu yeni bir düzleme çıkarlardı. Eğer, yanlarında temiz bir kıyafet yoksa, tavafı çıplak yaparlardı. İslamiyetle beraber, tavaf devam etse de, çıplak bir şekilde yapılması yasaklanmış, temiz bir kıyafetle yapılması buyrulmuştu. Ayrıca, Mekke dışındaki diğer Kabeler yıkılmıştı. Mekke'deki Kabe'nin Kuran-ı Kerim'e göre kaynağı Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail'di. Aslında Araplar onların kadim dinine inanırken, zaman içinde yozlaşmış ve putperestliğe geçmişti; Kuran-ı Kerim buna işaret ediyordu.


Nebatilerin inançlarında yukarıda bahsettiğimiz üç ana tanrıça da geçer. Bunlardan ilk dikkati çeken, belki de en popüler olanı Lat'dır. Bereket, savaş ve barış kültlerinin karıştığı, Sümer'de İnanna, Antik Yunan'da Athena ile karşılayabileceğimiz bu tanrıça, bulunan heykellerinde bize ayrıca hayvanların efendisi motifini de sunar. Dolayısıyla çok kadim bir geleneği miras almış, paleolitik döneme kadar inen temel bir inancın sonucudur. Arap yarımadasında Taif bölgesinde önemli bir yer edinen Lat'ın burada Kabe benzeri bir kült merkezi de vardı. Bir diğer önemli tanrıça Uzza'ydı. Venüs gezegeniyle simgelenen Uzza güç, bereket ve talih tanrıçasıydı. Yine kökenini İnanna ve öncesinde bulabiliriz. Kureyş'lilerin Mekke'de öncelik verdiği bu tanrıça da İslamiyetle beraber yok oldu. Son tanrıçamız Menat'a Medine bölgesinde tapım güçlüydü. Diğer tanrıçalarla aşağı yukarı aynı güç ve sıfatlara sahip bu tanrıça da din tarihinin tozlu raflarına kaldırılıp, inanç düzleminden silindi.


Bu tanrıçaların Cahiliye Arapları üstünde etkisi çok büyüktü. Putlarının kutsallığı yanında, canlı oldukları da düşünülürdü. Fakat, bunun bir safsata olduğu, putların kırılması sonucu ortaya çıktı. İçinden garip sesler gelen Naile putu bunun son noktasıydı. Rivayete göre, Müslüman güçler Mekke'yi alıp Kabe'deki putları kırmaya başlamıştı. Naile'nin putundan (gaipten) sesler yükseliyordu. Tereddüt etmeden putu kırdılar ve içinden çıplak, kara tenli, saçı başı birbirine girmiş bir kadının çıktığını gördüler. Çıldırmışçasına saldıran kadını öldürdüler ve putların sadece ve sadece taş olduğunu bir kez daha gösterdiler. Rivayettir…


Cahiliye Araplarının panteonunda Hübel'in çok önemli bir yeri vardı. Bereket, yağmur ve fırtına tanrısı olarak bilinen Hübel için iki köken önerilmektedir. Birincisi Kenan ve Fenike uygarlıklarında yer alan Baal'dır. Kökenini Marduk'a kadar götürebildiğimiz bu tanrıyı daha sonraki bölümlerde daha detaylı işleyeceğiz. Burada sadece, Hübel'e nasıl dönüştüğüne dair teze bakalım; Arapçada Hu ruh anlamına gelir. Haliyle Hübel'i de Hu-Bel, yani Baal'ın ruhu olarak okuyabiliriz. Diğer bir köken ise Kybele'dir. Frigya'nın Ana Tanrıçası Kybele, geç dönem Hitit uygarlıkları vasıtasıyla Nebatilere, oradan da Arap yarımadasına geçmiş olabilir. Baal gibi o da bir bereket kültü taşır; doğurganlık, verimlilik ve üretkenliğin sembolüdür. Cahiliye Arapları için Hübel'in sembolü aydı, daha spesifik haliyle hilaldi. Bunu biz İnanna'ya kadar izleyebiliriz, hatta spekülasyonla paleolitik dönemden bu yana aynı üretkenlik, mevsimsel dönüşümler, ölüp-dirilme gibi temel sorunların kaynağı, simge veya imgesi olarak kabul edebiliriz. Bu yüzden Hübel'e atfedilen ay simgesi, kadim bir geleneğin sonucudur; bereket kültünün tartışmasız sembolüdür.


Kybele-Hübel ilişkisine dönersek; çarpıcı bir tez "Kıble" adının da ondan geldiğidir, çünkü ana kült merkezi Kabedir ve kıble onun yönünü gösterir. Şu anda okuduğunuz yazıya beni iten de bu fikirdi. Ana tanrıça kültünü takip ederken Halikarnas Balıkçısı'nın bu iddiasıyla karşılaşmıştım. O sırada elimde Cahiliye Arapları ile ilgili hiçbir kaynak yoktu. Ben de belki izini bulurum diye Muallakat-ı Seb'a'yı okudum. Sizinle kısmen paylaştığım şiirlerde, Cahiliye döneminde dinsel inançların düşündüğümden çok daha derin olduğunu görüp, bu yazıyı oluşturmamı sağlayan kaynaklara yöneldim. Bir süredir neden yazmadığımı, bu süreyi şaşkınlık ve derin düşünceler dolu bir okuma dönemi olarak geçirdiğimi, umarım bu şekilde açıklayabilmişimdir.

Peki bu din mensuplarının rahipleri var mıydı? Bildiğimiz kadarıyla sadece "Sadin" adı verilen "put bekçileri" vardı. Bunlar, diğer ilkel dinlerde olduğu gibi putların temizliği, tamiri, rutin ritüellerin yerine getirilmesinden sorumluydu. Cahiliye Araplarında çok popüler olan kehanet oklarının çekilmesi ve putun içindeki tanrı/tanrıçanın görüşünün aktarılmasını da sağlıyorlardı. Delphi tapınağı kahinlerine benzetebiliriz, ama bu bekçiler lafı döndürüp dolaştırmaz, ilahi varlık her ne söylüyorsa (ki evet/hayır gibi basit yollar tercih ediyorlardı) bunu gelen kişiye aktarırlardı. Her ne kadar görevlerini basitleştirip küçültsek de, kabilelerin siyasi, askeri, sosyal ve ekonomik kararlarında etkilerinin büyüklüğü ortaydı. Tabi, bunun izlerini ancak rivayetlere bağlayarak takip edebiliyor, Arap yarımadasındaki etkilerini sınırlı olarak analiz edebiliyoruz.


Yazının başında Cahiliye Araplarının aslında bir ahiret inancına bağlı olduklarını söylemiştik. Biraz da bunun içeriğine bakalım. Cahiliye Arapları ölülerini yıkar, kefenler, kabrine götürür, kabri başında bir tören yaparlardı. Onun ne kadar iyi bir insan olduğuna dair konuşmalar yapılır, kabrine hayatta kullandığı eşyalardan bazıları konulur, üstü toprakla örtüldükten sonra su dökülürdü. Buraya kadar İslami geleneklere benzer görünüyor. Ayrıldığı en önemli yer, "Beliyye" denilen gelenekti; ölen kişin hayvanı kabrin hemen yanına kazılan bir mezara ya canlı ya da boğazı kesilip gömülürdü. Tamamen spekülasyon olarak; kızların canlı gömülmesini beliyye geleneğinin savrulmuş bir versiyonu olması hiç olasılık dışı değildir. İlahiyatçıların kaynaklarına göre kız çocuklarının canlı canlı gömülmesi yok denilecek kadar azdır. Tam bir delilik olarak düşüneceğimiz bu korkunç ritüeli ancak çok sınırlı bir bölge, belki de üstüne şiddetle basılması gereken münferit bir olay olarak düşünmeyi çok daha mantıklı görebiliriz. Kuran-ı Kerim'de bu tip bir çok durum vardır. Şiddetle karşı çıkılan kişiler, olaylar ve düşünceler, üstüne bastıra bastıra, bazen defalarca yer alır. Bizim gibi konuya, tarihe ve o dönemin yapısına hakim olmayan kişiler için bu tekrarlar bir genelleme yaratır ve olayı bütün topluma mal etmeye kalkışırız.


Cahiliye Arapları Allah'ın varlığı, birliği, yüceliği ve yaratıcılığına inanıyor ama ona ulaşmanın imkansız olduğunu düşünüyorlardı. Diğer medeniyetlerle ticaret yollarıyla etkileşimleri sonucu, temelde bereket kültü olmak üzere kadim dinsel düşünceleri almışlardı. Nebati kökenli hac ve tavaf kavramlarını benimsemişler, buna bağlı Kabe adını verdikleri kübik yapıları kurmuşlar, tapımlarına odak yapmışlardı. Ahiret inançları ve ölü gömme gelenekleri vardı. Panteonlarında yer alan tanrı ve tanrıçalara büyük saygı duyuyor, içsel dünyalarında bu ilkel dinsel düşüncelerle huzur buluyorlardı. Benzer toplumsal, kültürel ve sosyal yapıya sahip diğer antik uygarlıklara göre bariz bir farkları yoktu. Tekrarlıyorum; ilkel dinsel düşünceleri içinde yaşıyorlardı. Çok sınırlı bir kozmogoni, kısmi bir eskatoloji, belki biraz hiyerafoni ve bunların etrafına kurulmuş ritüelleri vardı; o kadar. Fakirlerdi, eğitimsizlerdi, dünyanın geriye kalanından önemli ölçüde kopuklardı. Bu onları (tabi ki) günümüz ahlakı bakışına göre aklamaz. Bir kere, mutlak bir rejime tabiydiler; kabile ve büyük yerleşim merkezlerinin ileri gelenlerinin iktidarı, adaleti kendince dağıtıyordu. Haliyle, fakir halkın kaderi bu ileri gelenlerin kontrolündeydi. Demokrasi, güçler ayrılığı vs çöl rüzgarlarından bir türlü toplanamayan bulutlar gibiydi. Adaletin bereketi bir türlü yağmıyor, yönetenin insafına kalıyordu. Klandan hallice, sert bir iklimde, aşırı zor ekonomik koşullarda var olmaya çalışan bu insanların (her ne kadar tasvip etmesek de doğal olarak) vahşi davranışlarını görüyoruz. Yine de büyütülecek, toplumun tamamına mal edilecek bir kötülükleri yoktu. Zaten olsaydı, nasıl ilk Müslümanlar olabilirlerdi? Naziler, Cengiz Han'ın Moğolları ve diğer korkunç oluşumlar yanında onlar Dünyaya ne kadar büyük zarar verdiler? İkna olup, İslami devletin çatısı altında yerlerini alıp yeni bir dönemi açtılar; bizi İslamın Altın Çağı'na kadar götürecek bir dönemin temellerini attılar.


Bir sonraki yazıda Ana Tanrıça'nın bir yönetim özetini çıkartıyoruz.


Sevgiler


bottom of page