top of page

İlkel Dinler Tarihi - 18 (Türk Mitolojisi)

Merhaba,


Yazı dizimizin bu durağında Türk Mitolojisini inceliyoruz. Şu ana kadar tartıştığımız dini motiflerin neredeyse hepsini bünyesinde barındıran, görüntüde sert ama (daha değerlisi) doğal, içten ve hayat dolu bu mitolojide İslamiyet öncesi kökenimize bakacağız. Yaratılış, siyasi birliğin sağlanması, yayılma ve göçle şekillenen bu mitolojiyi Anadolu'ya Oğuz boylarının nasıl taşıdığını göreceğiz. Türklerin, Anadolu'nun ortak değerlerini sahiplenip, kadim kültürde nasıl yer edindiğini sorgulayacağız. Kurdun karanlığa doğan gününden, karabaşın vaf vaf ürümesinden, nehirin sese gelip çağıl çağıl kaynamasında doğa sevgisini, yaşama bağlılığı hissedeceğiz. Derler ya; şu hayatta bir dikili ağacın olsun, işte biz de onu arayacağız değerlerimizde.


Buraya kadar incelediğimiz dinsel düşünce ve inançlarda ortak olan bazı motifleri tekrar özetleyelim;

1) Hayvanların Efendisi Ana Tanrıça: Dünya din tarihinin ilk soyut varlığı. Doğanın efendisi, koruyan gözeten ama yeri geldiğinde de yok eden, neredeyse her kültürde olan aşkın varlık.

2) Ata kültü ve totemi: Klan veya kabilenin ölmüş lideri. Ulu varlığının ölümden dirilip bize musallat olmaması için o bölgede saygı duyulan bir hayvana dönüşmesi, totemleşmesi.

3) Hayat ve yaşam ağaçları: Yaratılış mitinde (kozmogonide) insanın, doğanın, hayatın varlığını kendisine borçlu olduğu ağaç. Göğü tutan direk.

4) Kayıp cennet miti: Kovulduğumuz özgür, acısız, sevgi dolu, bolluk içindeki hayat. Saflığımız ve masumiyetimizin kaybı.

5) Şaman: Kaybettiğimiz cennet, yaratıcılarımız, iyi/kötü ruhlar ve ölenlerle iletişim kuran hekim büyücü. Diğer alemlerle ilişkileri yoluna koyan elçimiz.

6) Esrime ve Erginlenme: Aşkın varlıklara temas etmek için izlediğimiz yol.


Türk mitolojisini harika kılan şey yukarıda aktardığım motiflerin hepsini içermesi, bir nevi özeti olmasıdır. Oğuz, Ergenekon, Bozkurt, Yaratılış ve Dedem Korkut gibi destanlar, mitler bunları bol bol kullanır. Böylece, resmi tarihi yazılmamış göçebe bir kavmin düşünce sistemini daha derinden anlarız. Şimdi bu destan ve mitlerde motiflerin izini arayalım.


Bunların ilk ve en çarpıcı örneği toteme bağlılıktır. Türk mitolojisinde totem bir kurttur ve binlerce yıldır değişmemiştir. Gri veya bozkurt olarak tanımlanan bu varlık (ki kendisine hayvan diyemeyiz çünkü aşkın özellikleri vardır) bizim atamızdır, yol göstericimizdir. Diğer uygarlıklardan farklı olarak, ayı, boğa, geyik gibi heybetli ve güçlü hayvanlar yerine kurdun seçilmesi, göçebe kavimlerin yaşam biçimine benzerliğinden gelir. Kurtlar klanlar halinde yaşar, büyük bir alanı savunur. Olağanüstü seviyede organizedir ve her sürünün tartışılmaz bir lideri vardır. Türk boylarının konar-göçer ve avcı-toplayıcı kökenli yaşam biçimine kurdun davranışı çok uygundur. Mitlerin büyük komutan ve kahramanları kurtları dinler, söylediklerini anlar. Tabi böylece aldıkları kararların da meşruluğu sağlanmış olur. Ne de olsa kurdun sözü dinlenmiş, aşkın varlık konuşmuştur; hakan sırtını kurda dayar. İki büyük destanda kurt sadece totem değil, aynı zamanda atamızdır da.


Bozkurt destanında düşman, Hazar Denizinin batısına yerleşmiş bir Türk soyuna baskın verir. Küçük bir çocuk dışında kimse sağ kalmaz. Düşman çocuğu öldürmez ama ileride intikam almaması için kol ve bacaklarını kesip bir sazlığa atar. Ölmek üzere olan çocuğu bir bozkurt bulur. Onu emzirir, yaralarını yalayıp iyi eder. Sonra, çocuğu alıp Altay dağlarındaki gizli bir yaylaya götürür. Yemyeşil çayırlar, meyve ağaçları, av hayvanları ve serin pınarlarla dolu bu yaylada çocuk büyür, bozkurtla evlenir ve ondan on çocuğu olur. Bunlar Türk soyları olarak Dünya'ya yayılır. Kısaca özetlediğim bu mitte, hem ata ve totemini, hem çıktığı cenneti, hem de birleştiği toprak anayı görürüz.


Oğuz Destanında ise hakanın kendisi bir totemdir. Beli kurt beline, ayakları boğa ayaklarına, sırtı samur sırtına, göğsü ayı göğsüne benzer. Sadece bir defa anasından süt emer. Sonra, çiğ et ve şarap (kımız) ister. 40 günde büyüyüp genç bir adam olur; at binmeyi, avlanmayı ve sürü yönetmeyi öğrenir. O yöreye zulüm eden Kiyant adlı bir ejderhayı öldürür ve bunun hakkıyla hakanlığını ilan eder. Sonra Tengri inancına bağlılığını dile getirir ve ondan aldığı güç (ve meşrulukla) bir devlet kurması gerektiğini söyler. Devlet işleri yoluna konulurken, Tengri de onu görür ve gökten ışıklar içinde güzeller güzeli bir kız indirir. Bu kızdan üç çocuğu olur. Adlarını Güneş, Ay ve Yıldız koyar. Daha sonra, bir ağacın kovuğunda yine çok güzel bir kız görür. Ondan da üç çocuğu olur; Gök, Dağ ve Deniz adlarında. Hakan fetihlere başlar, devletinin sınırlarını genişletir; bir imparatorluk haline getirir. Ölmeden önce çocuklarına topraklarını dağıtır. Bozok ve Üçok boyları onun çocuklarında çıkar. Bu destanda (daha doğrusu mitte) Oğuz Han hayvanların kudretine sahip, Tengri ile direk iletişime geçebilen, kült belki de aşkın bir varlıktır. Kendisi sadece bir ata değil aynı zamanda Türk boylarının değişmez devlet başkanıdır; onun hanedanı hükmedecek, mutlak rejim olacaktır. Cengiz Han benzeri bir yaklaşımla Moğol ve Türk soylarına, Tengri'yle konuştuğunu, bütün kavimlerin lideri olarak atandığını açıklar. Böylece rejimi mutlak hale gelmiş, dinsel bağlantıyla dayanağı sağlanmıştır.


Bu ve diğer mitler, bir Türk prototipi tanımlar. Alp Er Tonga bu prototipin (Oğuz'dan başka) ismi, markasıdır. Dövüşçü, yıkılmaz bir savaşçıdır. İsminin sonundaki Tonga, filleri bile dize getirebilen kaplan anlamına gelir. En güçlü ve dayanıklı hayvanların özelliklerini alır, hakanına tam bir bağlılık ve itaat gösterir. Devletin bekası esastır, gerekirse kendini feda eder. "Ya devlet başa, ya kuzgun leşe" bu prototipin mottosudur. Bireyin, ailenin, mahallenin kısacası her şeyin önüne geçen bu yaklaşım, Türk (ve Moğol) kavimlerinin hem muazzam başarıları, hem de kötü yöneticilerin eline düşünce korkunç bozgunlarının sebebidir. Ayrıca, aşırı milliyetçiliğin yolunu da açar; bunun vahşi bir örneğini Moğol Akınları yazı dizisinde görmüştük.


Ergenekon Destanı bize daha önce gördüklerimize göre farklı bir kayıp cennet miti anlatır. Türk soyları hezimete uğradıkları bir savaştan sonra Ergenekon adındaki vadiye çekilir. Vadi girişindeki geçit kapanır, burada dört yüz yıl boyunca mahsur kalırlar. Bozkurdun Altay dağlarında saklandığı yayla gibi burası da çok güzel bir yerdir. Çeşit çeşit meyve ağaçları, av ve çiftlik hayvanları vardır. Türk boyları burada mutlu mesut yaşarlar, fakat gün gelir sayıları artar; vadiye sığmaz olurlar. Uzun bir süre çıkış yolu arar bulamazlar. Vadiyi saran dağlar demir madeniyle doludur, tünel kazmak mümkün değildir. Bunun üstüne ormandan çokça ağaç keser, demir kapı dedikleri görece ince ama aşılmaz bir yerin önüne yığarlar. Bu yığını ateşe verip, büyükbaş hayvanların derisinden yaptıkları körükle kızdırırlar. Zamanla demir erir ve çıkış yolu açılır. Türkler buradan bütün Dünyaya saçılırlar.


Diğer kayıp cennet mitlerine göre burada önemli bir fark vardır. Aslında bu bir kayıp cennet veya kovulma bile değildir; nüfus patlaması yaşayınca kendi rızalarıyla bu sıkıştıkları cennetten çıkmışlardır. Yani işlenen bir suç, günah veya itaatsizlik söz konusu değildir. Atalarımız cennetten kovulmamış, gelişip büyümüş ve sadece çıkmışlardır. Diğer inançların aksine Türk mitolojisi bizi ilk günahla suçlamaz, sadece böyle bir geçmiş olduğuna işaret eder.


Her inanışta olduğu gibi burada da bir kozmogoni vardır. Önce tanrılarla başlayalım; Her şeyden önce Kök Tengri (belki de Gök Tanrı) vardır. Kendisi yüce yaratıcıdır, her şeyin öncesidir. İki çocuğu olur; Umay ve Kayra. Umay, bereket ve bekaret tanrıçasıdır. Kayra ise gökyüzü, yaşam ve ışık tanrısıdır. Kayra ve Umay'ın iki çocuğu olur; Ülgen ve Mergen. Ülgen, iyiliğin tanrısıdır. İnsanlığı o yaratmıştır. Mergen ise akıl ve düşüncenin tanrısıdır. Her şeyi bilen ve anlayandır. Bu üç nesil içinde bize en yakın olanı Ülgen'dir. Yaratıcı ve deniz tanrıçası Ak Ana, onu insanlığı yaratması için teşvik eder. Ülgen, ilk yarattığına "Kişi" adını verir. Bu onun ilk yaratımı, göz bebeğidir. Fakat, "Kişi" daha fazlasını ister; Ülgen'le eşit olduğunu düşünür, kendisi de yaratmaya kalkışır, toprakları sahiplenir. Ülgen, ona çok kızar ve yerin altına yollar, gömer. Kişi'nin adı Erlik olur ve Erlik Han 9 oğlu ve kızıyla, Dünya'ya kötülüğü yayar. Ülgen'le başa çıkamadığı için onun yeni gözbebeği olan insanoğluna eziyet eder. "Karaoğlan" adı verilen çocukları kaos, kötülük, karanlık, hastalık gibi özelliklere sahiptir. Onları ancak usta bir şaman sakinleştirir, uzak tutar. Hatta bazı versiyonlarda şaman Erlik Han'ı sarhoş edip sızdırır, kötülük yapmasına izin vermez. Bu mitin, Tanrı ve Lucifer arasındaki bitmek bilmeyen mücadeleye benzeyen tarafları vardır. Türk boyları, İran üstünden Sami ırklara temasla Lucifer'in düşüşünü öğrenmiş, kendi inançlarına katmış olabilir. Veya (çok daha heyecan vereni) bu fikir, çok daha önce Orta Asya'dan Mezopotamya'ya yürüyen kavimlerce taşınmıştır; Erlik Han, Lucifer'ın öncülüdür. Benzer bir durumu İlkel Dinler Tarihi-9 (Sümerler-1) adlı yazıda görmüştük. Orada olduğu gibi burada da sadece speküle ediyorum, elimde bununla ilgili bir belge yok.


Türk mitolojisinde orman kültünün yeri ayrıdır. Türeyiş destanında iki büyük nehir arasında, bozkırda yetişmiş iki büyük ağaçtan bahsedilir. Yaz kış yapraklı kalan, bu görkemli ağaçların arasına gökten ışık topları inmeye başlar. Günlerce bu ışık gösterisi devam eder, ayrıca ağaçlara şimşekler çarpar. Günün birinde ağaçların altında beş çadır görünür, içlerinde de güzel mi güzel bebekler vardır. Yöre halkı bebeklerin gökten indiğini bilir, onları sahiplenip büyütür. Bögü Han bu çocuklardan biridir; gelecekte Türk boylarının en büyük hakanlarından birisi olur.


Daha önce işlediğimiz mitolojilerde de şimşeklerin çaktığı görkemli ağaçları görmüştük. Gökten inen ışıklar (yani meteorlar) bu ağaçları işaret ediyor, göğün yüce efendisi şimşekleriyle dinsel iktidarını perçinliyor, kimin hakan olacağını belirliyordu. Aynı motifi Türk mitolojisinde de görüyoruz, ama burada daha da zenginleşiyor. Türk boyları özellikle kayın ağacına ayrı bir önem veriyor, onun Ülgen eliyle Dünya'ya indirildiğine inanıyordu. Bu ağaç hayatın ve yaşamın kaynağıydı. Türkler, gök kubbeyi yaşadıkları çadırlara benzetiyordu. Bu ağaç da çadırın direğiydi. Yıldızlar çadır üstündeki deliklerdi ve tanrılar bu deliklerden onlara bakardı. İşte bu yüzden şaman ağaca ipini atıp yukarı çıkmaya, gök kubbe üstündeki cennete çıkmaya çalışıyordu. Her bir şaman adayının bir ağaç dikme zorunluluğu vardı. Devletin birliği, dirliği ve düzeni için o bir simge ve imgeydi. Oğuz boylarının Anadolu'ya gelişiyle beraber bu düşünce korunmuş, İslamiyet'e geçişe rağmen varlığını korumuştu. Osmanlı İmparatorluğu zamanında dev çınar ağaçları devletin (ve hanedanın) bekası için korunması gereken bir simge, bir değerdi. O günlerden buraya nasıl geldiğimiz ayrı bir yazı dizisi konusu olmalı. Marmaris'te o eşsiz orman yanarken, tatiline devam eden, hatta sofra kurup havai fişek gösterisi izler gibi yangını izleyen, keyfine bakanlara nasıl dönüştüğümüzün hikayesi mutlaka yazılmalı. Neyse, biz mitolojiye geri dönelim.


Dedem Korkut hikayeleri bu bütün içinde ayrı bir yer tutar. Oğuz Türklerinin Anadolu'ya taşıdıkları töre, adet ve düşüncelerin, yöre kültürüyle etkileşimin sonucu ortaya çıkan 12 hikayeden oluşur. Bunlardan birisinin Anadolu kökenli olduğu çok barizdir. Basat'ın Tepegöz'ü öldürdüğü hikaye, Odysseia'dan gelir, neredeyse birebir aynıdır. İki farklı Dünya'nın insanları (ki birisi en az 1500 yıl önce yaşamış) kültürlerini birleştirmiş, gelecek nesillere taşımıştır.

Diğer bir hikayede ise Deli Dumrul'un tanrıya nasıl kafa tuttuğu ve onun hışmından nasıl kaçıp kurtulduğunu okuruz. Köprü başını tutup gelen geçenden haraç kesen Deli Dumrul, o yöreye gelen bir obanın yiğidinin öldüğünü öğrenir. Sorup soruşturur, ona yiğidin canını Azrail'in aldığını söylerler. Kabarır, köpürür, Azrail'in peşine düşer, yiğidin canını alıp geri getirecektir. Allah buna çok kızar, Azrail'i Dumrul'un üstüne sürer. Dumrul, bükemeyeceği bileği görünce aşka gelir, cehaletine sığınır; Azrail'den affını ister. Allah, affı için başka birinin canını vermesini şart koşar. Dumrul, yaşlı ana babasına gider, zaten az kalan ömürlerini deli dolu oğulları için vermelerini ister. Anne ve baba yanaşmaz, Dumrul'u kovalarlar. Üzüntü içinde karısına gider, ondan canını ister. Karısı onun için canını vereceğini söyler, ama bu sefer Dumrul razı olmaz. Azrail'e dönüp, ya ikisinin de canını almasını ya da ikisini de sağ koymasını diler. Allah, bunu duyar ve adaletini gösterir; Azrail'e söyler ki, ana babasının canını alsın. Dumrul'la karısına da 140 yıl daha ömür verir. Azrail, söyleneni yapar, işler yoluna girer. Bu hikaye, Sümerlerden beri takip ettiğimiz kişinin veya tanrının haddini aşıp, yer altına inmek ve geri çıkabilmek için yerine başkasını yollama mitinin bir varyantı gibi görünüyor. İnanna, Demeter'in kızı Persephone, Orpheus gibi tanrılar ve mitsel karakterler hep bu yolculuğu yapmış, karşılığında bir kefaret ödemiş veya yerlerine başkasını yollamıştı. Dumrul'un hikayesinde bu motifin, artık İslamiyetin tam anlamıyla yerleştiği Türk kültüründe yumuşatılmış bir örneğini görüyoruz. Sadece diğer tarafa geçmek yerine macera Dünya’da yaşanıyor.

Dedem Korkut'un diğer hikayelerinde güçten düşen, düşürülen bir baba, onun yerine geçen bir oğul ve bu ikili arasındaki çekişmeyi görürüz. Araya giren düşman boyları ve onlarla yapılan savaş, mücadele hikayeleri zenginleştirir, fakat dipte motif aynıdır; ata kültü ve ona isyan edip iktidarı eline alan oğulun babasının ya varlığı ya da düşüncesiyle mücadelesi. Diğer bir temel motif ise Dedem Korkut'un kendisidir. O bir ozan ve şaman karışımıdır. Bu figür, Türk boylarının yanlarında getirdikleri büyücü hekimle, Anadolu'da kökü Antik Yunan (ve belki daha da eskiye dayanan) gezici, çoban ozanların birleşimidir. Hikayelerin bir kısmı düz yazıyken, diğer bir kısmı şiirseldir ve kopuz eşliğinde okunur. "Boy boylayan, soy soylayan" Dedem Korkut her hikayenin sonunda karşımıza çıkar ve konuyu tatlıya bağlar. Ayrıca, bazı hikayelerin sonunu beklemeden gelir; işleri yoluna koyar, geleceği görür, soruları cevaplar ve yol gösterir. Zamanla ak sakallı dede imajına dönüşen bu karakter, devletin veziri, köyün ozanı, doğanın şamanıdır.


Doğa sevgisi demişken, Dedem Korkut hikayelerinden birinde geçen şu kısmı dikkatinize sunuyorum. Salur Kazan yollara düşer, kaçırılan ailesini arar. Yolda bir kurda denk gelir;


Karanlık akşam olanda günü doğan Kar ile yağmur yağanda er gibi duran Kara koç atları kişnettiren Kızıl deve gördüğünde bağrıştıran ... Yurdumun haberini bilir misin, söyle bana Kara başım kurban olsun kurdum sana...

Kurt bir şey bilmez. Sonra Karaca Çoban'ın kara köpeğine denk gelir.


Karanlık akşam olan da vaf vaf üren Acı ayran dökülende çap çap içen Gelen hırsızları korkutan Korkutup şamatasıyla ürküten Yurdumun haberini bilir misin, söyle bana Kara başımın sağlığında iyilikler ederim köpek sana...

Doğa sevgisini böylesine samimi, içten, pırıl pırıl anlatan bir kültürün çocuklarıyız. Onu daha çok okumalı, daha çok anlatmalı, günümüze daha çok yansıtmalıyız. Antik Yunan, İskandinav ve Kelt kökenli mitler, bunların baş oyuncularıyla bezeli yapımlar fantezi, ütopya sineması ve edebiyatını elinde tutuyor. En az onlar kadar zengin mitolojimiz neden parlamasın? Siyasi partiler ve ideolojiler elinde kuruyup giden bu mitleri tekrar canlandırmalı, günümüz popüler kültürüne uygun hale getirip medeniyete tekrar sunmalıyız. Thor ve Odin'in edindiği yerleri, bir Oğuz Han, bir Alp Er Tunga, bir Dedem Korkut neden edinemesin? Güçlü bir şaman karakter hem felsefesi, hem spiritüel güçleri, hem de karizmasıyla evrensel sanatta iyi bir yer tutabilir. Bir taraftan kadim Anadolu kültürünü sırtlayıp yeni nesillere taşırken, bu mitolojik karakterlerin sunumuyla kendimizi de unutturmayız. Kimse Vikingleri cahil, barbar ve zayıf olarak görmüyor. Thor, Odin, Loki gibi tanrıları ve onların hikayelerini okuyor; fantezi, ütopya ve bilimkurgu edebiyatında, sinemasında onları zevkle izliyor. İlkel ayinlerinde böğüren rahiplerine burun kıvırmıyor, onlardan esinlenerek yaratılan Death Metal'i büyük bir zevkle dinliyor. Bizim ne eksiğimiz var?


Gelecek yazıda Cahiliye Araplarının ilkel dinsel inançlarını inceliyoruz.


Sevgiler


bottom of page