top of page

İlkel Dinler Tarihi - 12 (Mısır Mitolojisi)

Merhaba,


Bu yazıda Mezopotamya'da kurulan dinsel düşünce ve inanç sistemlerine alternatif olarak Mısır Mitolojisini inceleyeceğiz. Bu antik uygarlığın etrafını saran çöl işgal görmeden uzun süre medeniyet ve kültürünü korumasını sağlamıştı. Bu izolasyon sayesinde dini görüşlerine dış müdahale olmamış ama zaman içinde teogoni ve kozmogonide önemli değişiklikler ve varyantlar ortaya çıkmıştı. İlk hanedanın kayıtları M.Ö. 3 binli yıllara kadar dayanır; Roma işgaliyle yavaş yavaş sahneden çekilir. Bu üç bin yıllık külliyatı tek bir yazıda özetlemek benim gibi bir amatör için pek mümkün değildir. O yüzden, Antik Mısır inancında yer alan ve diğer inanç sistemlerini ciddi bir şekilde etkileyen bazı önemli olaylara değinecek, bir özet çıkartacağız. Antik Mısır panteonunun genel bir şeması ve temel mitleri Mısır Mitolojisi adlı videoda izleyebilirsiniz. Ayrıca, Antik Mısır Tanrıları derlemesinden de daha fazla bilgi alabilirsiniz.


Yazı dizimizle bağlantılı konulardan ilki Paleolitik Dönemden bu yana bizi takip eden bir döngüyle ilgilidir; ölüm ve diriliş ya da yenilenme. Mısır inanç sisteminde bütün canlılar ve tanrılar için bu bir esastır. Ölüm bir son değil, yeni bir yaşama başlamak için yapılan geçiştir. Bu esnada kişinin yer altı tanrısı Osiris'in karşısına çıkıp yaptığı kötü şeylerin hesabını vermesi gerekir. Bu kapsamda belirlenmiş 42 günahı işlemediğine dair beyanını sunar, delillerini gösterir. Bu günahlar genellikle sosyal düzeni koruyucu maddeler içerir. Hırsızlık, yalan söylemek gibi maddeler yanında insanlara sinirlenip bağırmak bile adı konmuş bir günahtır. Osiris'in huzurunda kişi kendisini savunurken, gerçek tanrıçası olarak bilinen Maat da onun kalbini bir terazide tartar. Bir nevi yalan makinesi gibi söylemlerinin doğruluğunu kontrol eder, Osiris'e bildirir. Yüce tanrı ikna olursa kişinin geçişine onay verir. Eğer günahlar ağır basarsa kalbi bir canavara verilir ve bir daha hayata geri dönemez. Mezopotamya dinlerinin aksine ölüm Mısır'da bir son değildir. Bir sonraki yaşam öncesinde geçilen bir pasajdır. O yüzden Mısır'da ziyaret ettiğimiz piramit ve mastabaların içi kişinin diğer yaşamında ona yardımcı olacak ekipman, gıda ve kılavuz metinlerle doludur. Eğer kişi ömrü boyunca dini vecibelerini eksiksiz yerine getirmişse ve sosyal düzenin kurallarına uymuşsa onu dopdolu bir yaşam beklemektedir; yoksa bir yokluğun içinde kaybolacaktır. Bu düşünce sistemi ölüm sonrası günahlara göre yargılanma ve sonucunda gidilecek cennet-cehennemin öncülü gibi duruyor. Fakat ödül ve cezada farklı bir durum görüyoruz; kişi aklanırsa yaşamının benzerine devam ediyor, yani öbür tarafta onu bir zenginlik beklemiyor. Aklanmazsa da sonsuz ceza ve eziyete maruz kalmıyor, sadece yok oluyor.


Mısır inancına göre evrensel düzenin arkasında Maat adında bir konsept yatar. Maat, doğruluk, dürüstlük, denge, ahlak, kanun ve adaletin somutlaşmış halidir. Aynı isimli bir tanrıça koruyucusu/simgesidir ve yukarıda gördüğümüz gibi insanların kalbinin ne kadar temiz olduğunu belirler. Maat insan kalbini bir tüyle tartar; bu inanç sayesinde "kalp temizliği" yada "kalp hafifliği" gibi kavramları hayatımıza katmıştır. Diğer dinsel sistemlerde bu tip bir muhakeme veya hayat mutabakatını görmüyoruz; bildiğimiz kadarıyla bu bir ilktir. Maat evrenin temel direğidir, bütünlüğü ve varolan her şey arasındaki dengeyi korur. Tanrılar Maat'ı gözetir ve korurlar. Onun başına bir şey gelmesi evrenin de sonunu getirecektir. Maat'ın bir de karşıtı vardır; İsfet. İsfet adaletsizlik, kaos, şiddet gibi şeytani kavramların somutlaşmış halidir. Onunla simgeleşen bir tanrı yoktur. Mısır uygarlığında insanlar başlarına gelen kötü şeylerin kaynağının İsfet olduğunu düşünürlermiş. Hastalık, sel, yangın gibi felaketler İsfet sayesinde gerçekleşir. Maat ve İsfet konseptleriyle, ilk defa dualist bir yapının dinsel inançlara girdiğini görüyoruz; iyi-kötü ayrımı (ve ikilemi) eşdeğer iki güce verilmiştir.


M.Ö. 1000'li yıllara kadar Maat ağırlığını korumuş. Panteondaki tanrılara tapım ritüel, sunu, festival ve dualarla devam ederken, esas gözetilen hep Maat olmuş. Haliyle, toplumsal düzen stabil, huzur ve güven çok yüksek seviyedeydi. Zaman içinde Maat'a bağlı bu inanç sistemi yerini diğer dinlerdeki gibi konseptten çok tanrılara dönük tapınmaya bırakmıştı. Artık toplumsal ilkelerin önemi geride kalmış, tanrıların ihtiyaç ve arzularının yerine getirilmesi sayesinde medeniyetin devamının sağlanabileceği düşünülüyordu. Bu da güçlenen bir ruhban kesime sebep olmuş, falcı/kahinlerin öne çıkmasını sağlamıştı. Bunun sebebini komşu ülkelerle artan temas, işgal ve çatışma ortamının gelişmesine de bağlayabiliriz. İçsel ve toplumsal huzuru sağlayan Maat, düşman devletlerin saldırısına cevap ver(e)miyordu. Daha otoriter ve teokratik bir rejime ihtiyaç vardı; ne yazık ki her zaman olduğu gibi...


Diğer bir önemli bölüm hayatın döngüleriyle ilgilidir. Mısır medeniyeti refahını Nil nehrine borçludur. Bu kadim nehrin yıllık çekilme ve taşma döngüleri yaşamsal önemdeydi. Bereketli topraklarda yapılan tarımda, yıllık taşma döngülerini takip edip ne zaman ekim, ne zaman hasat yapılacağını bilmek gerekiyordu. Diğer dinsel düşüncelerde gördüğümüz gibi ay burada da ağır basar; takvim onun döngülerine göre hazırlanmıştır. Ayrıca, yıldızların konumlarına bağlı olarak da yıllık bir takvim çıkarılmıştır. Günlük döngülerde ise asıl etken güneştir. Kendisi, Ra ve (veya) Amun gibi baş tanrıların simgesi ve aracıdır. Güneş, Ra'nın barka adı verilen teknesidir. Kendisi gökyüzünde 12 Mısır saati boyunca görünür ve batıp gözden kaybolduğunda yer altı dünyasına girer. Aynı şekilde burada da 12 saati geçirip bir sonraki güne başlar. Ekvatora yakın Mısır'ın yaz kış saat farkının az olması sayesinde bu düzen tutarlı kalmıştır.


Ra'ya atfedilen bu döngünün diğer bir versiyonunda güneş ve yıldızlar arasında bir yaşam-ölüm döngüsü vardır. Güneş her batışında gökyüzünü kırmızıya boyayarak ölür ve onun ışığından yıldızlar doğar. Bir sonraki günün sabahında güneş dirilir ve (yine göğü kana boyayarak) yıldızları öldürüp onları yutar. Böylece gökyüzünde her gün kopan bu kıyametle bir (baş) tanrı ile bir çok (yıldız) tanrı arasındaki yaşam-ölüm döngüsü yaşanır. Mısır uygarlığı iki tip zaman ölçütü kullanmıştır. Birincisi bu yaşam-ölüm ikilisini simgeleyen döngüsel zaman, diğeri bizim şu anda kullandığımız ilerleyen zamandı.


Mısır Panteon'unda baş tanrı ve roller zaman içinde değişmişti. Erken dönem hanedanlarının inancında baş tanrı Horus'tu. Amcası Seth'le mücadelesinden başarıyla çıkıp Mısır uygarlığı üstündeki egemenliğini ilan etmişti. Bu mücadelenin aslında o dönemin iki topluluğu arasında olduğu düşünülüyor. Daha önce de örneklerini gördüğümüz gibi, bu çatışmadan başarıyla çıkan taraf olayı bir mit haline getirip, liderlerini de (veya atalarını) Horus imgesiyle tanrısal bir mertebeye yükseltmiş olabilirler. Bunu bize düşündüren iki önemli etmen vardır; ikili arasında spor tipi bir müsabaka düzenlenip kazananın tahta oturacağının ilan edilmesi ve birbirlerine tecavüz etmeye çalışmaları. Özellikle ikincisi, (her ne kadar homoseksüel bir yaklaşım Mısır mitolojisinde pek kabul görmese de) anlatımlarda önemli bir yer tutuyor ve amcasına spermlerini yutturan Horus'un başarısı tescillenip, kutsanıyor. Fiilen yaşandığını pek düşünmediğimiz bu fantezinin kökeninde ataların işgalinde yaşananlar olabilir. Belki kazanan taraf, işgal ettiği topraklarda köyleri bastı ve cinsel şiddet uyguladı. Bunu kesin zaferin bir göstergesi olarak görüp mite (savrulmuş bir versiyonunu) eklemiş olabilirler. Antik Mısır'da dinsel düşüncenin cinselliği merkezine almadığını medeniyetleri boyunca süregelen inanç yapısında görüyoruz. Yukarıdakine benzer bir hikaye tekrarlanmıyor ama cinselliğin önemi de hiçe sayılmıyor. Çeşitli tanrı ve firavun resimlerinde gösterilen ereksiyon, hatta bazı tanrıların çoğunlukla bu şekilde sembolize edilmesi bunu ispatlıyor. Cinsellik erkin bir sembolü olarak karşımıza çıkıyor, bastırılmıyor ama orji gibi sapkın versiyonları da özendirilmiyor...


M.Ö. 3 binli yıllara ağırlığını vuran Horus'un zaman içinde rolünü Amun'a devrettiğini görüyoruz. Amun zaman içinde Ra'yla da birleşip, Amun-Ra olarak anılan yüce bir tanrıya dönüşüyor. Bu kombinasyonların zaman içinde sayısı artıyor. Örneğin, Amun-Ra'ya Min adındaki tanrı da eklenip, Amun-Ra-Kamutef olarak lansmanı yapılıyor. Buradaki asıl amacın birbirlerinden net ayrımı yapılamayan bazı doğal olayların tek bir erk altında toplanıp, tapınımın merkezileştirilmesi ve belli bir imgeye atfedilmesi olarak düşünebiliriz. Örneğin yaşamak, üremek ve ölmek gibi zor kavramlar bir tanrının altında birleştirilip, onun kudretine tapınması işleri kolaylaştıracaktır. Böylece hayat üzerine sorgular, buna bağlı cevapların yer aldığı mitler ve ona nasıl uyum sağlanacağını gösteren ritüel ve diğer tapınma şekilleri daha derli toplu olacaktır. Bu şekilde tasarlan bütünsel bir model kurumsallaşır ve markalaşıp bir imgenin içine yerleştirilir. Zaten bunun sonu panteonun tek bir tanrıya indirgenmesidir.


Tarihte tek tanrılı bir inancın ilk örneğini Akhenaten denemiştir. M.Ö. 14. yüzyılda başa geçen firavun, kendisinden önce yer alan panteonu tamamen reddetmiş ve hepsini tek bir tanrıda, Aten'de toplamıştır. Bu tanrı öncülü olan Horus, Amun ve Ra'dan güneş simgesini devralmış ve diğerlerinin bütün güçlerini bünyesinde toplayıp, sadece kendine tapınmayı talep etmiştir. En azından Akhenaten böyle bildirmişti. Aten’e ulaşabilen, onunla temas içinde olabilecek tek kişi Akhenaten'di. Onun dışında hiçbir rahip ya da hanedan üyesinin Aten'e teması olmuyordu. Firavun, tanrısından aldığı söz ve düşünceleri halka iletiyor, ama ona direk tapınmayı yasaklıyordu. Mısır halkının yapabileceği tek şey, bu durumda firavuna tapmaktı. Medeniyetlerinin tarihi boyunca bütün firavunlar böyle bir taleple gelmiş ve kabul görmüştü; firavunlar tanrı mertebesinde tapılacak kişilerdi. Ama Akhenaten diğerlerine göre farklı davranmıştı. Önlerine sürdüğü bu kısmen monoteist inançta halkın tanrıyla bağını kesmiş ve bütün erki kendinde toplamıştı. Firavun ölünce, (tabi ki) Aten sistemi de rafa kaldırıldı ve Amun-Ra panteondaki tahtına geri çıktı. Kabaca yirmi yıllık bu deneme tarihte yerini aldı, ama olasılıkla unutulmadı. Aşağı yukarı aynı dönemde, Mısır'da yaşayan bir köle bu fikrin benzerini ortaya atıp bir isyanı (ve devrimi) başlatacaktı; Musa.


Mısır mitolojisinin, dinsel düşünceler tarihine önemli bir katkısı da Ptah adlı tanrıda vücut bulan bir şeydir. Kendisi belli bir dönemde en yüce tanrı olarak kabul edilmiş ve yaratımda baş rolü oynamıştır. Diğer tanrıların kozmogonilerinden farklı olarak Ptah düşünerek ve sözüyle yaratmıştır. O, "ol" dediği zaman tanrılar olmuş ve bu tanrılar da doğada gördüğümüz biz dahil her şeyi yaratmışlardır. Ptah, düşüncenin ve buna bağlı en etkili eylem olan sözün kadiri mutlaklığını bir tanrıda sembolize eden ilk örnektir. Tek tanrılı dinlerde gördüğümüz eylemin öncülüdür. Ayrıca, Aristo ile başlayıp İslam'ın Altın Çağı yazı dizisinde paylaştığım İbn-i Sina gibi filozofların üstünde durduğu akıl ve düşünme bazlı yaratım modelinin de esinlendiği fikir olarak görebiliriz.


Şu ana kadar saydığımız tanrılar kendi alanlarında uzmandır. Evrenin sınırları içinde yaşarlar ve ötesini bilmezler. Aralarında en geniş bilgiye sahip, en akıllı olarak kabul edilen Horus'un annesi Isis bile her şeyi bilen, her şeye kadir olan değildir. Kendilerini primodal karanlık sulardan çıkarmış veya yaratmışlar, ama bunun ötesinde ne olduğunu öğrenememişlerdir. Bilginin bu şekilde sınırlandığı tek uygarlığı Mısır olarak görebiliriz. Akla yatkın olsun olmasın, her medeniyet tam bir kozmogoni çizmişken, Mısırlılar kendilerini bu şekilde bir çerçevenin içine almış ve dışıyla bağlantısını kesmişti. İlginç bir şekilde bunun ötesiyle ilgili ortaya bir fikir atan çıkmamış veya rağbet görmemişti. Diğer inanç sistemlerindeki gibi kolaya da kaçmamışlardı; örneğin Enuma Eliş'te ilk tanrıların hepsi öldüğü için onlara tapınma ve öncesi hakkında sorular sorma şansımız yoktu. Ama hepsi oradaydı, yani kozmosu dolduran şeyleri ve geçmişte onlara ne olduğunu biliyorduk. Sadece daha fazlasını öğrenemiyorduk. Mısır da ise sınırlanmıştık ve görünen bu pek de dert edilmiyordu. Bunu uzun süre izole bir yaşam süren bir uygarlığın daha ötesine bakma ihtiyacı kalmadığına bağlayabiliriz. Neredeyse her alanda statik veya standart döngülere (Nil’in belli dönemde taşması gibi) bağlı hayatlarına etki eden gündelik ve rassal olayların kaynağını Maat ve Isfet dualizminde buluyorlardı, ve bu onlara yetiyordu.


Mısırlıların dinsel ve sosyal düşünce sistemlerine katkısı çok fazlaydı. Dünya tarihinde bazı ilkleri ortaya koymuşlardı. Düzen ve kaos iki konsept içinde şekillenmiş, iyi ve kötü tanrıların dışında somut birer kavram haline gelmişti. Zaman güneş, ay ve yıldızların döngülerine bağlı olarak modellenmiş ve takibi kolaylaşmıştı. İlk tek tanrılı din denemesi yapılmış, başarılı olmasa da daha güçlü yaklaşımlara yer açmıştı. Düşüncenin kadiri mutlaklığı tek bir tanrıya atfedilmiş ve eylemlerini sözle yerine getirdiği belirtilmişti. Bu gördüğümüz ilkler devamında gelecek dinsel inanç ve düşünceleri derinden etkilemiş, onların daha cesur ve (zamanla) güçlü fikirleri ortaya atmalarını sağlamıştı. Sistemlerinin kurumsal (ve kuramsal) sağlamlığı aşikardır ki, yaklaşık 3 bin yıl boyunca panteondaki isimler değişse bile tanrıların eylemleri benzer çizgide ilerlemişti.


Bir sonraki yazıda Mısır'la aynı dönemde var olan, Anadolu'da gelişecek düşünceleri derinden etkileyen Hitit uygarlığının din tarihine gireceğiz.


Sevgiler


bottom of page