top of page

İlkel Dinler Tarihi - 1 (Paleolitik Dönem-1)

Merhaba,


İlkel dinlerin tarihsel gelişimi, etkileşimi ve insana katkıları üstüne hazırladığım bu yazı dizisini (Kötülüğün Yükselişi-Karanlık yazısında belirttiğim gibi) kötülüğün tarihine bir giriş yapmak için kullanıyorum. Kötülüğün kökenlerini şeytan, iblis, kötü ruh, cadı gibi dinsel düşünce ve prototiplerde bulmak istersek önce insanoğlunun Tanrı fikrini nasıl benimsediği ve zenginleştirdiğini anlamalıyız. Bu sayede kötülüğün kaynağına dair tezlerin tarihini bir nebze olsun anlayabilir, inançlarımızla nasıl kesiştiği ve nerede ayrıldıklarını görebiliriz. Ayrıca neredeyse bütün dinsel inançlarda görülen tufan, hayat ağacı, kozmik bilinç, cennetten kovulma, ruhun varlığı ve ölümden sonraki yaşam gibi dini motiflerin kaynaklarını inceleyebiliriz. Aşkın ya da kutsal bir varlığın tezahürü ve evrenin yaratılışını anlatan mitleri neredeyse evrensel ölçüde birleştiren kolektif bir bilincin (ve bilinç dışının) varlığını sorgulayabiliriz. Ama bunu yaparken çok dikkatli davranmalı, kimsenin inancına saygısızlık yapmadan, küçümsemeden ve büyütmeden hareket etmeliyiz. İşte bu yüzden yazı dizisinin kapsamını ilkel dinlerin tarihi olarak belirledim. Günümüz baskın dinleri hakkında hem bilgisizliğim hem de kişisel (ve toplumsal) inanca saygı çerçevesinde bir şeyler söyleyebilme küstahlığını göstermek istemedim. Bunun yerine milattan sonrasını sadece ve sadece kötülüğün düzleminde incelemeyi planladım. O yüzden burada etkisini büyük ölçüde kaybetmiş, kökeni paleolitik ve neolitik çağa dayanan, benzer mit ve Tanrı panteonlarına sahip antik dinsel inanç ve düşünceler üzerine yazmaya çalışacağım. Büyük tek tanrılı dinlerin de kısmen etkilendiği bu antik yapıların öncülü paleolitik dönemle başlıyoruz.


Paleolitik dönemde dinin nasıl geliştiğini, ne aşamalardan geçtiğini tam olarak bilmiyoruz ve muhtemelen hiçbir zaman da öğrenemeyeceğiz. Hem bulguların çok az olması, hem de yazının daha keşfedilmemiş olması bu dönemle aramıza bir duvar çekiyor. Üzerinde konuşacaklarımız, bazı dini motiflerin varlığını gösterecektir ama çoğunlukla spekülasyondan öteye gitmeyecektir. Yine de mantık çerçevesinde değerlendirip öznel tecrübelerimizle karşılaştırırsak (o zamanlarda yaşasaydık ne yapardık diye düşünürek) kabul görecek seviyede fikirler geliştirebiliriz. Bunun için ölü gömme geleneği ile başlayabiliriz. Ölü gömmek bugünden geçmişe doğru baktığımızda görebileceğimiz ilk dinsel düşünce olabilir. Bu ritüel, orta paleolitik dönemde kabaca 130 bin yıl önce başladı. Kaya resimleri, figürinler ve diğer dinsel motiflerle ilgili bulgular bundan sonra gelir. Homo Sapiens Afrika'dan diğer kıtalara yayılması sırasında ilk önemli yerleşimlerini Ortadoğu'da kurmuştu. İsrail'deki Nil Vadisi'nde yer alan Skhul ve Qafzeh mağaralarında bulunan cesetlerin "gömüldüğü" düşünülüyor. Bunu Güney Afrika, Etiyopya ve Mısır'daki bulgular takip ediyor. Avustralya yerlilerinin 60 binli yıllarda ölülerini gömdükleri görülüyor. Ayrıca ölü gömmek sadece bizim türümüze özgü bir şey değil; Neandertal insanları da 90 bin yılından itibaren bu geleneği uygulamaya başlamıştı.


70 binli yıllardan itibaren ölülerin yanında bazı şeylerin de gömüldüğünü görmeye başlıyoruz. Avrupa'daki bir mezarda çocuk iskeletinin yanında bir dağ keçisi boynuzu bulunmuştu. Irak'taki Şanidar mağarasında ölünün mezarına çiçeklerle beraber defnedildiğine dair izlere rastlanmıştı. Üst paleolitik döneme geldiğimizde ölünün yanında boncuklar, kolyeler, deniz kabukları çıkmaya başlar. Moskova yakınlarındaki Sungir mağarasında bulunan mezarın ayrı bir yeri vardır. Yapılan kazılarda sadece bir mezarda 5000 civarı boncuk bulunmuştu. Mağaradaki bütün gömülerden 13 bine yakın boncuk çıkarıldı. Uzmanlara göre bu yaklaşık 10 bin saatlik bir işçilik gerektiriyordu. Anlaşılan, bu gömülen kişi çok önemli birisiydi; bu kadar yoğun bir çabayı gerektirecek bir lider ya da şamandı.


Üst paleolitik dönemle beraber demir oksit kökenli aşı boyasının geliştirilmesi, mezarlara bir yenilik katar. Ölülerin üstüne aşı boyası serpildiği görülür. Fakat, bu ilk gömüldüğü andan kalan bir iz olamaz. Görünen, ölüler gömüldükleri yerden çıkarılıp kemikleri aşı boyasıyla boyanıp tekrar gömülüyor, ya da akrabaları başka bir yere göçerken onları yanlarında götürüyordu. Neolitik dönemde de devam edecek bu gelenekle beraber, ölüm sonrası hayatla ilgili önemli bir düşüncenin izini görüyoruz. Aşı boyası kana benzer rengiyle onun (yani hayatın) bir simgesi olmuş, sürüldüğü kemikleri tekrar yaşama kavuşturuyordu. Bunun yanında bazı kişilerin elbiseleriyle ve gündelik aletleriyle gömülmesi de başlamıştı. Kişinin yeni hayatına uyandığında alet edevatının yanında olmasının ona faydası olacağı düşünülmüştü. Antik Mısır uygarlığında zirveye çıkacak bu yatırım, eğer dinsel bir motivasyon yoksa bütün anlamını yitirecektir.


20 binli yıllara geldiğimizde artık mezarlara Venüs figürinleri girmeye başlamıştı. Bu belki de bir aşkınlığın (din diyemiyorum) ilk sembolüydü. Toprak ananın, yaratıcı ulu tanrıçanın kültürümüze girişiydi. Hakkında ileride daha fazla konuşacağız. Özetle, atalarımızın ölümden sonra bir yaşama veya dirilmeye dair inançları vardı. Bu yüzden fildişinden binlerce boncuk yapıyorlar, ölüler için mezarlar kazıyorlar ve değeri yüksek şeyleri yanlarına bırakıyorlardı.


Ölü gömmenin ve mezarlarda bulunan hayvan iskeletleri, boncuklar, deniz kabukları, aşı boyası, kıyafetler, figürünler vb şeylerin neyi simgelediğine dair spekülasyona geçebiliriz. Bunun için kendimizi paleolitik dönemde yaşayan bir avcı toplayıcı klanın parçası olarak görmemiz ve etrafımızda olan biten şeylere nasıl korku ve saygıyla baktığımızı düşünmemiz gerekir. Bu konuyu genelleyebilmek çok önemlidir, yoksa dünyanın farklı coğrafyalarındaki benzer ritüellerin kökenini anlayabilmek için paleolitik dönemde gerçekleşen bir dinsel saçılmaya bel bağlamak zorunda kalırız ki, pek mantıklı ve pratik bir fikir değildir. Farklı coğrafyalarda yaşayıp da, aşağı yukarı aynı şekilde davranan insanların ortak bir düşüncesi olabilmesi için bunun kaynağı doğada aranmalıdır.


Bu doğal olaylar ve insanın saygısını kazanmasını Fırtına Tanrısı fikrinde görebiliriz. Dünyanın her yerinde fırtınalar kopar ve bundan korkan insan onu aşkın bir varlığın tezahürü olarak görür. Muazzam yok etme (ve tabi var etme) gücüyle fırtınaya, rüzgara ve yağmura hakim olan Tanrı, her ne kadar evrenin yaratımında başrolü oynamasa da, zaman içinde panteonu ele geçirip Baş Tanrı olacaktır. Birçok kültürde bu ortaktır, çünkü tezahürü nettir; şimşeğini görüp, böğürtüsünü duyup da korkmamak elde midir? İşte ölü gömme geleneklerinde de böyle ortak fikirleri aramalıyız. Önce kendisinden başlayalım; neden ölülerimizi gömmeye karar verdik?


Eğer avcı-toplayıcı klanımız sürekli yer değiştirmiyorsa, bulunduğu bölgede açıkta kalan bir ceset, leş yiyicileri çekebilirdi. Tehlikeyi uzak tutmak için ölülerini gömmeye başlamış olabilirler. Paleolitik dönemle ilgili mezarlarda yetişkinler kadar çocuklar da vardı. Olasılıkla onlara olan sevgilerinden bunu yapıyorlardı. Tahmin ediyorum ki hiçbir anne ölen yavrusunu gözü önünde yırtıcıların parçalayıp yemesini istemez. Böylece gelenek ölen sevdiklerimizden geriye kalanı korumak amacıyla başlamış olabilir. Başka bir çözüm şöyle olabilir; ölüm denen kavramı tam olarak anlayamadıkları için, bunu uzun bir uyku olarak görmüş olabilirler. Bizim anladığımız anlamda yaşamları bitmiş olsa bile vücut bütünlüğünün bu uyku için korunması gerekliydi. Zamanla bu ya da benzeri bir fikir ölümden sonra yeni bir hayata veya dirilmeye dönmüş olmalı ki, cesetler cenin pozisyonunda yatırılmaya başlanmıştı.


Ölünün bu yeni hayata yolculuğu esnasında geçişini kolaylaştıracak bazı objelere ihtiyacı vardı. Bunlardan bazılarına, boncuklar, deniz kabukları ve hayvan parçalarına daha detaylı bakmamız gerekiyor, çünkü ilkel tanrıların izlerini görebiliriz. Günümüze göre çok daha karanlık gecelerde gökyüzünün büyüleyici ışıltısı, atalarımızı çok etkilemiştir. Renk renk gezegen ve yıldızlar anlayamadıkları ama saygı duydukları bir düzenin parçası olmalıydı. Örneğin Mars'ı ele alalım. Kırmızıya kaçan tonuyla diğerlerinden farklıydı ve meraklı atamıza göre (mutlaka) bir anlamı olmalıydı. İleride yazılı kayıtlarla beraber ilk ismini Sümer'lerden alacaktı; Savaş Tanrısı Nergal. Öfkesinden kıpkırmızı kesilen tanrımız Ares ve Mars isimleriyle yoluna devam edecekti. Ama paleolitik dönemde böylesine şaşalı bir kimliği yoktu. Olasılıkla evrensel düzenin önemli bir oyuncusuydu ve kırmızı parlak taşlarla sembolize edilebilirdi. İşte bu şekilde üretilen boncuklar ya da bulunan taşlar, dinsel bir inancın parçası olacaktır. Bu kıymetli taşların ölünün yanına bırakılmasının, yeni hayatında (aşkın varlığın sembollerini taşıdığı için) onun iyiliğine olacağını düşünmüşlerdi. Hayvan kemiklerine bakarsak, en basit haliyle bu canlıya duyulan korku ve saygıyı, en abartılı haliyle ise bir kültü görebiliriz. O dönemde doğayı kontrol etmeyi daha bilmeyen insanoğlu özellikle büyük yırtıcılara saygı gösteriyor olmalıydı. Bunun önemli izlerini Göbekli Tepe'de göreceğiz ama daha bu kadar kurumsallaşmamış olsa bile ayı, aslan, boğa gibi hayvanların kültürlerinde önemli bir yer tuttuğu ortadadır. Bizim bugün adını ruh olarak koyduğumuz şeyi o zaman nasıl tanımladıklarını bilmesek de, ayının ruhunun ölüyle buluşması, onu koruyup kollaması önemli olmalıydı. Tarımın keşfi ve madenlerin işlenmesi insanın doğaya hükmünü başlatacaktı. Bu hayvanlar kalkolitik çağla beraber saygınlığını kaybedecekti, ama yüz bin yıl önce korku ve saygının tahtını hala ellerinde tutuyorlardı.


Son objemiz deniz kabuğunu biraz daha detaylı ele almakta fayda var. Kabuklarımıza iki kavramı daha katarak düşünmemiz gerekecektir; ay ve su. Atamızın günlerine geri dönelim. Günü bitirmiş, akşam aya bakarken düşüncelere dalıyordu herhalde. Bir türlü anlam veremediği bir şey vardı bu tuhaf şeyde; gökyüzündeki diğer objelerden farklı olarak şekli değişiyordu. Geceden geceye, hilalden dolunaya dönüşüyor, sonra birden ortadan kayboluyor ve sonraki gece tekrar doğuyordu. Bir nevi doğumdan ölüme bir çizgiyi takip ediyordu. Kadınların regl döngüsü de buna benzerdi. Aşağı yukarı aynı zaman aralığında gerçekleştiği için ayın döngüsü ve ritmi onu dişil bir düzleme taşıyordu. Varlığında bir ikilem vardı; doğum ve ölüm, aydınlık ve karanlık gibi. Zaman içinde ay tanrıçaları kültürümüze katılacaktı ama Mars örneğindeki gibi daha bunun için erkendi.


Diğer anlaşılmaz varlığı bu konuya ekleyelim; suyun aşkınlığı. Atamızın bakışına göre engin bir deniz dünyanın sonuydu, çevresini sarandı. Atamız belki yüzüyordu, ya da ilkel kanosuyla üstünde gezebiliyordu ama içine giremiyor, karanlık dibinden korkuyordu. Bu örten, kıyıları döven, kabardığında önüne kimsenin geçemediği varlık, aynı zamanda doğurgandı da. Kimi yerlerde gözüyle şahit olmuştu, adalar içinden çıkıyor, var oluyordu. Bunlar ya yaratılıyor ya da tekrar doğuyordu. Aslında, kendisiyle ilgili bir hikayeyi okuyordu. Anne karnındayken yaşadığı ortam, yani karanlık ve uğultulu bir suyun içinde olmanın bulanık izlerini taşıyordu. Atamızın o anları bilinç seviyesinde hatırlaması pek mümkün değil; çünkü fizyolojisini tam çözemediğimiz bir şekilde, ya uyuşturulmuş yada farklı bir benlik durumundaydı. Fakat, bilinç altında o dönemle ilgili hatıralarının olması normal karşılanacaktır. Her ne kadar ilişkisini saptayamasa da, gördüğü denizin ve dipsiz gölün yaşamın doğuşunu çağrıştırması çok doğaldır.


Suyun yaratıcılığını bu şekilde bir simgeleştirirken diğer yanda somut katkısını da gözlüyor olmalı; su, yağmur olup yağdığı yerde yaşamın yeşermesini sağlıyordu. Suyun içinde yaşayan ilginç varlıklar vardı; deniz kabukları gibi. Bunların cepheden görünümü ayı andırıyor, üstten baktığımızda kadın üreme organını çağrıştırıyordu. (Bunun için çektiğim bir fotoyu sizinle paylaşıyorum) Ayrıca istiridye gibi özel türlerinin içindeki inciler de aya benziyordu. Özetlersek, deniz kabukları dişil bir kimliğe sahiptir. Gökyüzünde belli bir yaşam-ölüm döngüsüne sahip ayı, doğurgan kadını, yaratan/yok eden suyu-denizi sembolize eder. Birden fazla aşkın varlığın imgesidir.


Bir sonraki yazıda bu dönemin sonuna doğru ortaya çıkan Venüs figürinlerinin temsil ettiği tanrıça fikrine ve erken dönem şamanistlere bakacağız. Sonra cennetten kovulmanın kökenini arayacağız.


Saygılar


bottom of page