top of page

Türkiye Cumhuriyeti-2 (O'na Saygı Duymak)

Kendisinin askeri ve sosyal dehası, iradesi, cesareti ve fedakarlığı aşikardır. Bunları desteklemek için, son bir kaç sene içinde öğrendiğim dört olayı paylaşmak istiyorum.

Eğitim

Sakarya savaşı sürerken (ki biliyorsunuz bu topraklarda geri çekilmeyi durdurduğumuz savaştır), canı dahil olmak üzere her şeyi riske etmişken, Paşa Milli Eğitim Kongresinin ertelenmesine razı olmaz. Her şeye rağmen kendisi de katılıp açılış konuşmasını yapar. Bu konuşmayı dinleyen Mustafa Rahmi Balaban özet olarak aşağıdaki paragrafı aktarır;

"Gazi Paşa Hazretleri’nin Maarif Umdesinin ve Maarif Misakının ruhî ve içtimaî ehemmiyet ve derinliği hakkında etraflı malumat edinmek isteyen, lisan bilen genç muallimler ve terbiye ile alâkadar olanlar, John Dewey, Alfred Binet, William Stern, Maria Montessori’nin eserlerini okumalıdır. Bu zevatın (Maria Montesori) terbiyede şaheser denmeye lâyık eserlerinin lisanımıza tercümesi de pek faydalı olacaktır. Hayat ve faaliyet düsturu üzerine müstenit terbiye usulünü büyük bir muvaffakiyetle tatbik eden İtalyalı Doktor Maria Montessori olmuştur. Çocuk bahçeleri (kindergarten, anaokulları) hususunda Fröbel’i tarihe gömen bu büyük kadına yeni terbiye ammesi çok medyundur."

Ben bunu Montessori eğitim metodunu anlatan bir kitabın ön sözünde görmüştüm. Kızımızın gideceği okulu seçmeye çalışırken, sürekli bundan bahseden yerlere karşı içgüdüsel bir tepki duymuştuk. Montessori felsefesini uyguladığını öne süren bu okulları samimi bulmamış, bunun hakkında kitaplar alıp okumaya karar vermiştik. İşte bu kitapların birinin ön sözünde yukarıda aktardığım yorumuyla karşılaştım. Mustafa Rahmi Balaban’ın aktarımındaki detaylara bakarsanız, Paşa o dönemde sadece Montessori değil, diğer önemli isimlerin de eserlerini okumuş, bunları da paylaşıyor. Ülke kan yeri, her yerde düşman, kazanma şansı çok düşük bir savaş, ama olmaz. O bir adım sonrası için çoktan hazırlanmış ve eğitim metotları arasında bir seçim yapmaya çalışıyor. Maria Montessori'nin yaklaşımı dünyada akademik çevrelerde bile daha yeni yeni kabul görürken, o bu konuda hiçbir eğitimi olmamasına rağmen ışığı görmüş paylaşıyordu. (*)

Moda

1930'lu yıllarda, ordu ve devletin üst kademesinin katıldığı balo ve yemeklerin fotoğraflarına bakıp da etkilenmemek elde değildir. Bunun arkasında çok önemli bir etken yatıyordu; psikolojik harp. Savaşı kazanmaya destek olan yollardan birisi de, görünümle korku salmak, hatta böylece başlamasına bile engel olmaktı. Paşa, bunun farkında olduğu için, 30'lu yıllarda devletin üst kademesinin resmi tören ve diğer etkinliklerde giyim kuşamının, o güne kadar gelen tarzın çok ötesine taşınması gerektiğini düşünüyordu. İşte bunun için bir tasarımcıyla anlaştı; Coco Chanel. Kendisinden, üst düzey subaylar önde olmak üzere devlet erkanının resmi kıyafetlerini tasarlamasını istedi. Bu tasarımın sonucu gerçekten çok güzeldi. Çok fazla örneği yok, ama kısa bir web taramasıyla o dönem kıyafetlerine ulaşabilirsiniz.

Naziler hakkında hazırladığım Alman Savaş Makinesi adlı yazı dizisi esnasında bu bilgiye ulaşmıştım. Hugo Boss'un içinde yer aldığı SS ve Wehrmacht kıyafetlerine bağlı propaganda olayını araştırırken, şans eseri Paşa'nın da Coco Chanel'le böyle bir dizayn üstüne çalıştığını öğrendim. Sonuç ortada; Coco Chanel, şu anda dünyada en çok tanınan, hakkında film yapılan modacılardan birisidir.

Aydınlanma

Beyaz Zambaklar Ülkesinde adlı kitabı belki bilirsiniz. Bir dönem çok moda olmuştu. 1920'lerde yayınlanan bu kitap, geçen yüzyıl içinde Finlandiya'nın nasıl bir aydınlanma yoluna girdiğini ve ülkenin aydın kesiminin bunu başarabilmek için gösterdiği çabayı anlatıyordu. 19 yüzyılda Finlandiya tamamen çökmek üzereyken (ki Fin dili dahil olmak üzere her şey kaybolurken) bunun önüne geçmeye çalışan bir avuç Fin aydını (en ünlüsü Snelman olmak üzere) köy köy gezerek, toplantılar ve sunumlar düzenlerler. Cehalet, fakirlik ve zor şartların kurbanı bu halkın her şeye rağmen kalkınabileceğini anlatırlar, anlatırlar, anlatırlar. İşte bu kurtuluş mücadelesini anlatan kitap, Paşa'nın eline geçer. Okuduktan sonra bununla ilgili direk bir emir verir; Harp Okullarında bu kitabın zorunlu müfredatı. Ülkenin top yekun kalkınması (sosyal ve ekonomik anlamda) için gereken en önemli şart eğitimin artan kalitesidir. 1920'lerin Türkiye'sine bakarsak sivil kesim cahildir, eğitimsizdir. O da bunun hızlıca üstesinden gelebilmek için, Finlilerin kullandığı yolu izlemek ister. Subaylar bu ışıkla yetişince, vatan sevgileriyle beraber gittikleri yerde halkın aydınlanma hareketine katılmasını sağlayacaktır. (**) (***)

Bu kitabın ön sözünü okurken, Paşa'nın bu kararı ile karşılaştım. Köy Enstitülerine giden aydınlanma yolculuğunun nasıl başladığını gösteriyordu.


Geometri

Gazi Paşa, Cumhuriyetimizin temellerini sağlamlaştırmak için topyekûn bir kalkınma modelini baz almıştı. Yani hem ekonomi hem de kültürel anlamda değer yaratılacak, bunlar sayesinde medeni milletler seviyesine çıkacaktık. Bunun için en önemli konulardan birisi de dil birliği ve sadeliğiydi. Türk Dil Kurumu’nun çalışmalarına bizzat katılmış ve eğitimde kullanılacak yerli terimlerin geliştirilmesine çok önemli bir katkıda bulunmuştu. Çoğumuz Atatürk’ün eğitim literatürüne giren Geometri kitabını duymuştur. Bu kitabın hazırlanması için Türk Dil Kurumu uzmanlarından Agop Martayan Dilaçar’dan Fransız asıllı geometri kitaplarından örnekler getirmesini istemiş. Daha sonra beraber Türkçe Geometri kitabının çerçevesini çizmişler ve Paşa 1936 kışında oturup bu eseri kaleme almış. Bu sırada sağlının bozulmaya başladığını da unutmayalım ve bunu sadece bir çeviri kitabı olarak düşünmeyelim. Şu anda kullandığımız terimlerin neredeyse hepsini o yaratmış. O zamana kadar kullanılan Arapça terimlerin zorluğunu görüp, her biri için pratik ve akılda kalacak terimler geliştirmiş. Örneğin Arapça’da eşkenar üçgen “müselles-i mütesaviy’ül-adla” şeklinde tanımlanıyormuş. Ama o bunun yerine “kenarları eş olan üç kenarlı poligon” anlamına gelecek “eşkenar üçgen” kelimesini türetmiş. Bu tip kök kelimelerin bir araya getirilerek oluşturulan tanımlar dışında, benim çok hoşuma giden başka bir grup var; açıortay gibi oluştuğu kelimelerden hafifçe bükülmüşler. “Açıortay” kelimesini “Açıyı ortalayan” kavramından türetmiş. Ya da “Bütey Açılar” derken, birbirini bütünleyen açıları anlatmak istemiş. Bunları yaparken işi yapan ismi (örneğin ortalamayı yapan ortalayı) alıp kelimenin ilk üç harfiyle son ikisini kesip birleştirmiş. Bu kadar basit ama etkileyici terimler, aradan bir yüzyıla yakın zaman geçmesine ve yüzbinlerce akademisyenin çalışmalarına rağmen varlığını koruyabildiyse, bu da onun dehasının bir örneğidir.

Bugün 10 Kasım. Kızımız ilkokul 2. sınıfta. Anma törenini evde yaptık hep beraber. Ona daha anlatmadım, bu günün neden bu kadar önemli olduğunu bizim için. Büyüdükçe kendisinden isteyeceğim, yukarıdakiler ve diğer kaynakları okumasını. Bu kadar önemli bir şahıs karşısında saygı duymama ihtimalini düşünemiyorum bile.

Eşimle beraber kendimize verdiğimiz bir sözümüz var. Dünyanın neresinde olursak olalım, bizim evimizde Türkiye saatiyle 9'u 5 geçe ayağa kalkıp boyunlar öne eğilir ve bu gelmiş geçmiş en büyük şahsiyet karşısında saygı duruşunda bulunulur.

Sevgiler

(*) => Paşa'nın bunları okumadığını, danışmanlarından (?) öğrenip paylaştığı da düşünülebilir. Ama bunu düşünenler bilsinler ki bu, prompter'dan okumaya benzemez.

(**) => Herhalde bu fikrin devamı ile 1937 yılında Eğitmen Deneyi gelir. Fakat, köylerimizdeki tek sorun eğitim eksikliği değil, alt yapıdır. Büyük bir çoğunluğunda okul ve alt yapısı yoktur. Derme çatma, kerpiç evlerde bu iş görülemez. Ve bu da efsanevi Köy Enstitüleri yolunu açar. Bu konuda uzun seneler araştırma yapmıştım. Dedemin de bu ulu enstitü öğretmenlerinden birisi olmasını da katarak, bu konuda kapsamlı bir yazı dizisi hazırlamayı planlıyorum.

(***) => Kitabı okuduğum zaman, ortaokul dönemimde çok sevdiğim bir hikaye ile karşılaştım. Köylerden yumurta alıp bunu şehirlerde satan bir adam vardı. Aldığı yumurtaların üstüne kimden, ne zaman aldığını anlatan bir kodlama yapmıştı. Bunun sayesinde, sattığı kişilerden bir şikayet gelirse üreticiye dönüp bir daha olmaması için uyarıyordu. Belki de tarihteki ilk izlenebilirlik (tracebility) metoduydu bu. Bu kitapta aynı hikayeye rastlayınca, kaynağını da öğrenmiş oldum.


bottom of page