top of page

Totaliter Ütopyalar - 11 (Kızıl Kmer'lerin Ölüm Tarlaları)

Merhaba,


Sosyalist kökenli totaliter ütopyaların en dehşetlisine, en inanılmazına geldik. Bu yazıda, 1976-79 yılları arasında Kamboçya'da düzeni elinde tutan Kızıl Kmerlerin alev alev yanan hükmüne ve toplumsal dönüşüm projelerinin felaket sonuçlarına bakacağız. Tarihçiler bu kısa zaman diliminde Kamboçya'da 1.5 ila 2 milyon arası insanın öldüğünü tahmin ediyor. Sayısal olarak Bolşevik veya Çin komünist rejiminde gördüğümüz hacmin yanında çok önemsiz kalıyor gibi görünebilir. Fakat kabaca üç yıl içinde ölen bu 1.5 - 2 milyon insanı Kamboçya'nın nüfusuna oranlarsak, toplumun en az %20'sinin katledildiğini görürüz. Bunu tarihte sayılı ülkeler başarabilmiştir; önemli bir örneği Moğollardı. Fakat, böylesine acımasız bir yıkımı (ki neredeyse hepsi masum sivil halktı) kendi ülkesine yapabilen; sadizmde böylesine üst düzey performans gösteren sadece Kızıl Kmerlerdir. Ayrıca bu ölümlerin sebebi kapsamlı bir isyan, bir karşı devrim yada benzeri bir durum değildir. Nazi, Bolşevik veya Komünist Çin örneğinde gördüğümüz "Yahudi", "Kulak" veya "Toprak Ağası" gibi bir adı konulmuş düşman da bulunmaz. Tarlada çalışırken biraz mola vermeniz, gözlüğünüzün olması, cebinizde İngilizce sözlük taşımanız öldürülmeniz için yeterliydi. Haydi gelin, hep beraber sosyalist kökenli bir totaliter ütopyanın, ne kadar yüksek bir şiddet seviyesine çıkabileceğini beraber okuyalım.


Kızıl Kmerler'in lideri ve Kamboçya Komünist Partisi genel sekreteri Pol Pot, iktidara gelmeden seneler önce ülkesi için gereken dizaynı yapmıştı. Ona göre Kamboçya'nın geleceği tarım üzerine kurulmalıydı. Tüketim odaklı toplum lav edilecek, ziraat odaklı bir üretim ekonomisiyle (Demokratik Kampuçya şeklinde ismi bile değiştirilen) yeni ulus kalkınacaktı. Bunun önünde engel olarak gördüğü mevcut siyasi ve askeri kadronun yanında, din adamları ve aydın kesim başta olmak üzere, bütün katmanlar ezilecek ve "Jahre Null" ile saatler sıfırlanacaktı. Fakat, ona göre bu değişimle beraber Kamboçya hep sıfır yılında kalacak ve sadece tarımla geçinecekti. Tabi böyle bir düzen ikna yoluyla kurulamazdı, haliyle SSCB ve Çin'de gördüğümüz gibi terör devreye girmeli ve toplumun bütün kesimlerini hızardan geçirip tek tip insanı yaratmalıydı. Pol Pot, Mao'yu bir ziyaretinde bu planlarını anlatmış, desteğini istemişti. Mao, Çin'in destek olacağını söylemiş ama planının topluma ciddi bir darbe vuracağını ve dönüşümün sonucunda çok fazla kayıp yaşayabileceklerini belirtmişti. Demek ki, kendi yaptıklarından nihayet ders çıkarmışlar; fakat Pol Pot onu dinlemedi ve içindeki Binyılcı Tiran'ın ortaya çıkmasını izin verdi.


1976 yılında ülkeyi ele geçirip dönüşümü başlattılar. Mevcut siyasi kadro, bürokratlar ve devrim karşıtı görünen bütün ordu mensupları derhal tutuklandı. Şehirler, Amerika bombalayacak yalanıyla boşaltıldı ve herkes kırsala sürüldü. Sınırlı direniş hemen bastırıldı ve işgücü tek bir hedefin, ülkedeki tarıma elverişli bütün arazinin ekilmesi etrafında toplandı. Güçlü görünenler baraj ve sulama kanalı yapımlarına ayrıldı. Geriye kalanlar köylülere katılıp pirinç başta olmak üzere tahıl ekimine başladılar. Şehirlerde mevcut bürokratik işleri götürecek sınırlı bir kesim bırakılmış; sanayi anlamında da sadece tarıma odaklı alet edevat ve basit bisiklet üretimine izin verilmişti. Tarlalara sürülen insanların günlük yaşamı on iki saat çalışma, iki saat yemek, üç saat eğitim ve yedi saatlik uyku şeklinde belirlenmişti. On günde bir dinlenme vardı, fakat bu günlerde eğitim ve toplantılarla dolduruluyor; insanlara nefes alacak zaman kalmıyordu. Bu toplantılarda uzun uzun yeni rejim övülüyor, düşmanlar (Vietnam başta olmak üzere) yeriliyor; eşitlik, doğruluk, adalet üzerine bitmek bilmez konuşmalar yapılıyordu. Günlük yorgunluğun üstüne bu toplantılarda dikkatinizi toplamanız; yeri gelince avazınız çıktığı kadar bağırıp slogan atmanız, yada kalpten kopan duygularla alkışlamanız gerekiyordu. Rejimin bu faşist-sosyalist hibrit sistemine direnenlere cezalar belliydi. Günlük yemeğin kesilmesi, dövülme; hatta iş öldürmeye kadar gidiyordu.


Ekim planlarına göre ülke genelinde hedef, hektar başına 3 ton çeltik alınmasıydı. 1970'lerde Kamboçya genelinde ortalama mahsul hektar başı sadece bir tondu. Bunun üç katına çıkması yeterli değildi, bir de yılda üç defaya kadar ürün alınması bekleniyordu. Haliyle durmaksızın çalışılmalı, yeni sulama kanalları yapılmalı, arazi tarım için açılmalıydı. Bu planın sonucunda herhangi bir sermaye birikimi, sanayileşme yada toplumsal bir atılım beklenmediğinden, bırakılsa sonsuza kadar aynı tempoyla çalışmak dışında yapılabilecek hiçbir şey yoktu. Aynı Çin örneğindeki gibi, ticari açıdan değerli ürünlerin ekimi durdurulup sadece basit karın doyurma odaklı pirinç ekimiyle toplumun kalkınmasını beklemek, anlaşılmaz bir durumdu. Akademi, okul, hastane, sanat veya spor merkezi yoktu. Bunların hepsi boşaltılmış, bütün çalışanları tarlalara sürülmüştü. Bu haliyle ve sadece pirinç ekimiyle toplumun neye kalkınmasını bekledikleri bilinmiyordu. Pol Pot ve Kızıl Kmer'ler, ülkenin tamamını bir toplama kampına çevirmiş, neolitik dönem şehir devletlerine benzer bir ekonomi politikasıyla yeni düzeni kuruyordu.


Kızıl Kmerler bu çılgınlığın içinde halka sosyalizmi de öğretiyordu. Önce ekonomiye el atıp para kullanımını ortadan kaldırdılar. Artık kimse maaş almıyor, ticaret yapamıyordu. Devlet onların günlük rayicini belirleyip temin ediyor, belki üst başa birkaç elbise de verip tarlaya çalışmaya yolluyordu. Aile kurumunun ortadan kalkması isteniyordu. Başta aileler tarlalara beraber gönderilmişti, fakat zaman içinde eşler ayrılıp birbirlerine bir daha göremeyecek şekilde ülkenin farklı yerlerine nakledilmeye başlandı. Çocuklar, yedi yaşından itibaren annelerden ayrılıp ayrı çalışma kamplarına alınıyordu. Burada artık klasikleşen siyasi toplantılarda beyinleri yıkanıyor, tarlalarda basit işlerde çalışıyorlardı. Güçleri yetmeye başlayınca da ellerine birer kalaşnikof tutturulup, Kızıl Kmer kostümleri giydiriliyor ve parti devletin birer askeri haline getiriliyordu. Benliğin eritilip, bireysellikten çıkışın sağlanması için sadece aile içindeki ilişkilerin koparılması yeterli değildi; dostluk, arkadaşlık gibi kavramlarda ortadan kalkmalıydı. Eğer birisi ağır hasta bir arkadaşını ziyaret etmek, ona yardımcı olmak isterse Kızıl Kmerler karşısına dikiliyor, onu mülkiyetçilikle suçluyorlardı. Evet, dost edinmek bile mülkiyetçi ve bencil olmak anlamına geliyordu. Tabi, gerçek anlamda mülkiyet diye bir şey kalmamıştı. Bütün halk kırsala ve yaşadıkları bölgelerin dışına sürüldüğü için sahip oldukları her şey kamulaştırılmıştı.


Dinsel yaşam tamamen ortadan kaldırılmış ve Kızıl Kmerlerin gereksiz gördüğü Budist rahipler başta olmak üzere bütün din adamları ya öldürülmüş ya da tarlalara sürülmüştü. Karşı cinslerin birlikteliği yasaklanmış, bir erkekle kadının (akraba değillerse) üç metreden fazla yan yana gelmesi bile suç haline gelmişti. Kitap okuyamaz, müzik dinleyemez, spor yapamaz, dans edemez, gülemez, eğlenemezdiniz. Tek suçu gözlük takmak olan birisi devrim düşmanı bir aydın olarak hüküm giyip tutuklanırdı. Cebinde İngilizce sözlük bulunan bir adam yurtdışında hangi örgütle bağlantılı olduğunu itiraf edene kadar işkenceden geçirilirdi.


Ölüm cezası çok revaçtaydı. Bu dönem boyunca hangi suçların ölüm cezasına çarptırıldığı bir muammaydı. Klasik suçların yanında; çok düşük tayınların yerini doldurmak için hırsızlık yapan adam; aç bebeğini doyurmak için iki tane muz çalan kadın bile öldürülüyordu. Tarlada işini iyi yapmadığı düşünülen kişiler derhal öldürülüyordu. Devrim düşmanı sayılacak her tür hareket ve düşünce ölümle sonuçlanıyordu.


Bu cezalar, rejimin bakışına göre, suçluların çok daha işe yarar hale gelmesini sağlıyordu. Kızıl Kmerler sözünün eriydi. İnsanları pirinç tarlalarına gübre olmakla tehdit ediyorlardı ve bunu yapıyorlardı. Özellikle manyok tarlalarında çok işe yarayan bu gübreleme sistemi ülkenin her tarafına yayılmış, büyük çukurlarda toplanan ölülerin tarlalara serpiştirilmesiyle bitki verimi arttırılmıştı. Mahsulün artışı görülünce daha fazla insan abuk subuk sebeplerden öldürülmeye başlandı. Ölüm için kullanılan teknikler de vahşet doluydu. Kurşuna dizme düşük orandaydı; yapılan araştırmalara göre %29 civarındaydı. Bu hem ekonomik anlamda kötüydü, hem de devrim neferlerinin sadist dürtülerini tatmin etmeye yetmiyordu. En popüler yol, kurbanın başını ezmekti. Ölümlerin %53'ü bu şekildeydi; ya demir bir çubuk, ya bir kazma sapı, ya da basit bir çapayla iş görülüyordu. Dehşet burada da bitmiyor; antik bir gelenek olan düşmanını yeme tekrar hortlamıştı; ölenlerin ciğerleri oracıkta yeniyordu. Hamile kadınların karnından ceninler çekilip mumyalanıyor ve "Kun Krak" denilen tılsımlar yapılıyordu. Sosyalist devrim muhafızları bunları boynuna asıyor ve yeni işkenceler üzerine fikirler yürütüyordu.


Kırsaldaki bu keyfi kıyımı hükümet görüyor ama hiçbir şey yapmıyordu. Kızıl Kmerlerin öğretisinde şöyle bir kısım vardı;

"Kurduğumuz ülke için bir milyon iyi devrimci yeterlidir; geri kalanına gereksinimimiz yok. Bir düşmanımızı hayatta bırakmaktansa, on dostumuzu öldürmeyi yeğleriz."

Önemli bir ayrıntı kırsaldaki Kızıl Kmer silahlı gücünün yaş aralığıydı. Askerler 8-18 yaş arası gençlerden oluşuyordu. Kızlı erkekli bu grup bağlı bulundukları örgüte her şeyleriyle tapıyor, görevlerini acımasızca yerine getiriyordu. Çocuk Eğitimine Katkı - 7 (Ahlak) bölümünde gördüğümüz gibi bu çocukların tek bağlı olduğu şey inandıkları yapının (yazılı ve sözlü) kanunları ve düzeniydi. Evrensel ahlak ve empati duyguları gelişmediği için zulüm ettikleri insanlara karşı hiçbir şey hissetmiyor, onları güdülmesi gereken birer çiftlik hayvanından farksız görüyorlardı. Bir de üstüne zengin bir psikopatoloji ile güçlenen sadist dürtüleriyle eziyet edebilmek için fırsat kolluyorlardı. Daha genç yaşta hükmetmenin keyfine varmış, insanların yaşam - ölüm çizgisi üstünde iktidar kurmuşlardı.


Kırsalda çocukların kontrolündeki rejim, şehirde daha kurumsal bir işkence metodu izliyordu. Tuol Sleng yada daha çok bilinen adıyla S-21 (Security Prison-21) bunların arasında en popüler olanıydı. İki yıl içinde burada 16 bin civarı insana işkence yapılıp öldürüldü. Artık kullanılmasına gerek olmayan bir okuldan dönüştürülen hapishanede sınıfların içine ara bölmeler yapılmıştı. Tutukluların girişte fotoğrafları çekiliyor, sonra bu tek kişilik odalarda zincirleniyordu. İşkencelerde hangi devrim karşıtı örgüte bağlı oldukları sorgulanıyor, diğerlerini ihbar etmeleri isteniyordu. Dozu arttırılmış işkence genellikle ölümle sonuçlandığı için aslında hiçbir amaca hizmet etmiyordu; sadizm dışında. Ülke genelinde bunun gibi bir çok kötülük yuvası vardı ve çalışanları keyifle işini yapıyordu. Nazilerin endüstriyel ölçeğe taşıdığı yıkımı, Kızıl Kmerler bireysel boyutta tutmayı ve bu zulümden aldıkları yoğun hazzı tercih etmişlerdi.


Bu şekilde bir yerden sağ kurtulan bir tutuklunun anılarından bir kesit paylaşıyorum. Rejim düşmanı olduğunu sabitleyen suçuna dikkatinizi çekiyorum;


İngilizce konuşma suçundan dolayı Kızıl Kmerler tarafından tutuklandım ve boynuma bağlı iple, düşe kalka Battamban yakınındaki Kach Roteh cezaevine sürüklendim. Bu henüz bir başlangıçtı. Öteki mahkumlarla birlikte, derimi oyan zincirlere vuruldum. Ayak bileklerim hala bunların izini taşır. Aylar boyunca, bana sürekli işkence yapıldı. Rahatladığım nadir anlar, bayıldığım anlardı. Her gece gardiyanlar baskın yapıyor ve bir, iki, yada üç mahkumu adıyla çağırıyordu. Bildiğim kadarıyla ben, gerçek bir işkence ve kıyım kampı olan Kach Roteh'ten sağ kalan çok ender mahkumlardan biriyim. Yaşamımı sürdürmeyi, gardiyanlarımız olan yeni yetme ve çocuk Kızıl Kmerlere, Ezop öyküleri ve klasik hayvan masalları anlatma becerime borçluyum.


Tabi böylesine karanlık bir rejim, kendisiyle ilgili şüpheleri de sürekli yanında taşır. 1979'da gelindiğinde, kendisine Vietnam üzerinden bir darbe yapılacağına artık tamamen kafayı takmış Pol Pot, bu ülkenin üstüne yürümeye karar verdi. İyi ki yaptı, yoksa Kamboçya'da tek bir aklı başında insan kalmayıncaya kadar bu zulüm devam edecekti. Eğitimli askeri güçten yoksun, silahları ve savaş bilgisi eksik Kızıl Kmerler çok kısa sürede Vietnam karşısında ezildiler. Yönetimi bırakıp kırsala çekildiler. 1990'lara kadar, hem ülke içinde hem de dışında uzun süre varlıklarını korudular. Böylece Dünya Tarihine geçmiş en karanlık gecelerden birisi son bulmuş oldu.


Saygılar


bottom of page