top of page

Kötülüğün Tarihi - 23 (Ateş Fırtınasıyla Şehir Katliamları-1)

Merhaba,


13 Şubat 1945 tarihinde Dresden'deyiz. Almanya'nın savaştığı cephelerden uzak, sakin sessiz güzel bir şehirdi Dresden. Halkı savaşın farkındaydı; oğulları, kocaları cephelerdeydi. Şehrin sanayisi diğer büyük şehirlere göre önemsizdi, küçük üretim merkezleri vardı; belki yan sanayi veya yedek parça alanında çalışıyordu. O güne kadar halk ne bir siren duymuş, ne de bir tatbikat yapmıştı. Hem coğrafi olarak hem de askeri hedef olarak müttefiklerin çok uzağına düştüğü için kimsenin işgal, bombardıman veya benzeri bir tehditten endişesi yoktu.


O yıl çekilmiş kamera kayıtlarına göre, bu durum şehir halkının yüzünden okunuyordu. Savaşla iç içe Berlin, Hamburg, Köln gibi şehir halkından çok farklı, buranın insanı gülümsüyor, kameralara el sallıyor, yaklaşan festival için hazırlıklara katılıyordu. Fakat, 13 Şubat gecesi bu durum kökünden değişti. İki gün sürecek akınlarda müttefikler 1300 ağır bombardıman uçağıyla şehir merkezine ateş yağdırdılar. Gece karanlığında yapılan akınlar, zamanının teknolojik yetersizliği yüzünden bombacıların neredeyse kör atış yapmasına neden oluyordu. İlk bombalar eski şehir merkezine düşünce takip eden seferlerde bu bir hedef işareti gibi gözüktü ve bütün bombalar oraya yağdı.


Bu yoğun saldırıdan bihaber masum siviller yataklarından büyük patlamaların gürültüsüyle uyandılar. İlk bombalar düşmüş evlerin çatılarını yıkıp, bir sonraki turda gelecek napalm bombalarına hedeflerini açmıştı. Hiçbir hazırlığı olmayan insanlar sokaklara fırladı. Onlar panik halde koştururken napalm bombaları yağmaya başladı. Bunların çıkardığı yangını evlerin içindeki her türlü ahşap, yağ ve diğer yanıcı maddeler destekledi. Bir grup insan sokağa çıkmaktansa, sığınak görevi göreceğini düşündükleri mahzen ve kilerlere inmişti. Buralarda şanslı olanlar karbon monoksitle zehirlendi. Şanssız olanlar, yavaş yavaş yükselen ısıyla piştiler. Yangın sonrası, onlardan kalanlara bakıp kim oldukları ancak diş dolgusu ya da kemik üzerinde varsa kırık izi gibi şeylerle tespit edilebildi. Sokağa çıkıp canhıraş koşturanların akıbeti de çok farklı değildi. Yanıp kül olacaklardı ama buna az görülür muazzam bir doğal fenomen sebep olacaktı; ateş fırtınası.


Ateş fırtınası nadiren görülen, ama aşırı etkili bir olaydır. En bilinen örneği şömine yakarken gerçekleşir. Şömine kazanına yanıcı maddeler yerleştirildikten sonra ateşe verilir. Hava alacağı kapak çok az açık bırakılırsa ve yanıcı maddeler güçlüyse fırtına başlar. Ateş bulunduğu ortamdaki oksijeni tüketip, karbondioksit ve diğer atık gazları üretir. Isınan hava, bacanın etkili şekliyle çok hızlı yükselir ve ortam negatif basınca düşer. Az açık kapaktan hazneye hızla hava akar. Yoğun oksijenle yakıt buluşunca ateş güçlenir, ortamı hızla kurutur ve daha güçlü bir yangına sebep olur. Kapak aralığından içeriye hava akışı devam ettiği sürece bu jet etkili ateş fırtınası devam eder, yakabileceği ne varsa kurutup küle çevirir, muazzam ısı üretir. Şömine içinde, kontrollü bir ortamda oluşan bu fırtına, büyük orman yangınlarında da ortaya çıkabilir. Benzer şekilde ateş oksijeni tüketip, atık gazlardan oluşan hava katmanını yukarı fırlattıkça, kendine doğru çok güçlü bir rüzgar, bir hava akımı oluşturur. Bu dairenin merkezine doğru akım, o andaki doğal rüzgarı bile yener. Etrafındaki bütün havayı vakumlayıp kendine doğru çektiği için, yangının rüzgarın yönünde yayılma şansı azalır, bulunduğu bölgede yakacak ne varsa tüketinceye kadar olduğu yerde kalır. İşte, 13 Şubat gecesi Dresden'de de bu yaşanmıştı.


Yoğun napalm bombardımanı sonucu ayrı ayrı binalarda başlayan yangınlar birleşmiş, sıcaklık ciddi seviyede yükselmiş sokakların yapısı aynı bir şömine kapağının az açılmış kapağı gibi bir etki göstermeye başlamıştı. İtfaiyenin yapabileceği çok bir şey yoktu, sokaklar boyu çok güçlü bir akım oluşmuş, ateş fırtınası yükseliyordu. Görgü tanıklarının anlattıkları manzara korkunçtu. Sokaklarda koşturan insanlardan bazılarının alev alev yanan binaların içine çekildiği görülmüştü. Özellikle küçük çocuklar akıma kapılıyor, annelerinin elinden çekilip alınıyor, yoğun ateşin içine çekilip anında buharlaşıyordu. İnsanlar ara yollardan burayı terk edemeyeceğini görünce Elbe'ye veya baraj göletine atlayıp kurtulmaya çalıştılar. Bu sırada ateş fırtınası şehrin tamamını kaplamış sıcaklığı binlerce dereceye yükseltmişti. Bu gölete atlayanların sonu da diğerleri gibi kötü oldu; ortam sıcaklığı yüzünden göletin suyu kaynamaya başlamıştı; zavallı insanlar burada haşlandılar.


İki gün içinde bölge tamamen tahrip oldu. En iyi tahminler 25 bin civarı insanın öldüğünü söylüyor, bunu 60 bine çıkartan kaynaklar da var. Naziler, o güne kadar şehir bombardımanlarını özenle gizlerken bu sefer farklı bir yol izlemeye karar vermişti. Goebbels, propaganda sürecini bizzat kendisi yönetip, ölü sayısını 250 bin olarak duyurdu. Dresden'den bombardıman sonrası yığınlar halinde cesetler, yıkılmış binalar, erimiş veya kavrulmuş insanların vücut parçalarından fotoğraflar İsviçre ve İsveç basınıyla paylaşıldı. Kısa sürede bunlar İngiliz ve Amerikan kamuoyuna ulaştı. Ölü miktarı, yıkılmış şehir görüntüleri ve kavrulmuş cesetler batı ülkelerinde büyük protestolara sebep oldu. Hükümet ve askeri yetkililer ciddi şekilde sorgulanıyor, savaşın gidişatına hiçbir etkisi olmayacak bir şehrin, hem de savunmasız sivil kesiminin neden bu kadar ağır bir şekilde bombalandığı soruluyordu. Cevap aslında basitti; Stalin istemişti.


Stalin, Roosevelt ve Churchill'le yaptığı son görüşmede, Doğu cephesindeki kayıplarının çok fazla olduğunu (ki haklıydı, toplam kayıp 20 milyona yaklaşıyordu) ve Batı cephesinde İngiliz ve Amerikan birliklerinin bunu engelleyecek bir şey yapmadığı için şikayet ediyordu. Evet, haklıydı; Batı cephesi Bulge muharebesinden bu yana donup kalmıştı. Alman direnişi, müttefiklerinin düşündüğünden daha sertti ve onlar Sovyetler gibi Nazilere karşı ölümüne bir mücadeleye giremiyordu; kamuoyunun tepkisinden çekiniyorlardı. Diğer tarafta müttefikler, kızıl ordunun karşı konulmaz ilerleyişiyle bütün Almanya'nın Sovyetlerin kontrolüne geçmesinden de çekiniyordu.


Bunun için bir şey yapılmalıydı, ama en az kayıpla; en iyisi son üç senedir yaptıkları gibi havadan bomba yağdırmaktı. RAF Bombardıman Komutanlığı işi devraldı. "Bombacı Harris" lakaplı Arthur Harris bu organizasyonun komutanıydı. Almanları dize getirmenin en iyi yolunun şehir bombardımanlarıyla haklı anarşiye ve yönetimlerine karşı isyana itmek olduğuna inanıyordu. Ona göre, müttefikler Alman şehirlerine kesintisiz bomba yağdırmalı, her yeri yakıp yıkmalı, taş üstünde taş bırakmamalıydı. Sivil kayıplarının hiçbir önemi yoktu; önemli olan Nazi iktidarının bu yıkımlarla ortaya çıkacak anarşiyle devrilmeseydi. İşte bu zihniyet, çoluk çocuk demeden masum halkı katleden Bombacı Harris, Dresden'de insanlık tarihini en acımasız silahlarından birisini ateşlemişti.


Bu katliam beklenen getiriyi sağlamadı. Bir kere halk arasında ayaklanmadan çok, daha da beter bir sinme ve korkma yaşandı. Ayrıca, Dresden'in etrafındaki hiçbir sanayi kuruluşu hasar almadı; sadece masum halk katledildi. Bu sırada kamuoyunun ağır baskısı Churchill'i geri adım atmaya zorlamıştı. Hatta kurban verilmesi gerekti; o da işin başındaki adamı, bombacıyı gösterdi. RAF Bombardıman Komutanlığı lanetlendi, savaştaki katkıları ve fedakarlıkları göz ardı edildi. Bu sırada Alman direnişi kırılmaya başlamıştı, bir daha böyle bir bombardımana gerek kalmadı.


Avrupa'da bunlar olurken, Pasifik'teki savaşta da ateş fırtınaları kopuyordu. Bir sonraki yazıda Japonya'ya gidiyor ve bombardıman tarihinin en büyük yıkımlarına şahit oluyoruz.


Saygılar




bottom of page