top of page

Kötülüğün Tarihi - 18 (Kayıp Cennet-1)

Merhaba,


Yazı dizimizin bu ve sonraki bölümünde antik çağlardan bu yana bohçamızda taşıdığımız bütün aşkın varlıkların Hristiyan odaklı bir anlatımına, John Milton'ının eşsiz eseri Kayıp Cennet'e odaklanacağız. Kayıp Cennet, cennetin bölünmesi, Lucifer ve diğer düşen melekler, cehennemin kuruluşu ve insanlığın cennetten kovulması üzerine odaklanır. O döneme kadar görülmedik bir netlikle bu olayları ve aralarındaki bağlantıları açıklar. Antik Yunan ve Mezopotamya kökenli bir çok tanrı ve tanrıçayı bu hikayeye dahil eder ve Hristiyanlıkla ön plana çıkan "oğul" imajını güçlendirir.


Ya da öyle yaptığını zanneder; aslında Lucifer'ı yüceltir. John Milton'a bu konuda kendi zamanı ve sonrasında çok eleştiri gelmiştir; şeytanın böylesine görkemli, romantik, devrimci ve demokrasi yanlı sunumu Hristiyanlığın temel düşüncelerine aykırı niteliktedir. Yazar durumu diğer eserleriyle toparlamaya çalışır ama gemi çoktan limandan ayrılmıştır; Lucifer korkutucu kimliğini bir kenara bırakıp (ya da hiç üstlenmemiştir) özenilesi bir varlığa dönüşmektedir. Biz bu yazıda bu dönüşümün başına dönecek; ilahi savaşın (eternal conflict) nasıl başladığı ve insanlığın düştüğü bu halin hikayesini okuyacağız. Lucifer, bu sırada yükselmeye başlayacak.


Kayıp Cennet’i özetleyelim. Tanrı, bir gün cennetteki bütün melekleri toplayıp onlara oğlunu tanıttı. Oğlunun (her ne kadar Tanrı ölümlü olmasa da galiba bu diyarlardan gideceği için) varisi olduğunu, meleklerden ona da aynı şükran, sevgi ve itaati sunmalarını istedi. O sırada melekler arasında en üst mertebeye çıkmış Lucifer buna isyan etti. Kendine yakın melekleri toplayıp, onlara konuştu. Aralarından birisi imana gelmesini, bu isyandan vazgeçmesini istemişti. O da (kibirle) cevapladı;


"Demek bizi O yarattı diyorsun, öyle mi? Ve şimdi de bu görev Babadan Oğula geçiyor ha? Yeni ve garip bir görüş açısı bu! Bu doktrinin nereden çıktığını öğrenmemiz gerekir; Bu yaratılışı kim gördü? Sen Yaratanın seni yarattığını hatırlıyor musun? Şimdikinden başka türlü olduğumuz bir zaman hatırlamıyoruz biz, bizden önce kim olduğunu, nasıl yetiştiklerini bilmiyoruz. Bizim gücümüz kendimize aittir; en büyük işleri bize kendi sağ elimiz öğretecek, kim bizim eşitimiz, bunu deneyip kanıtlayarak: o zaman sen de göreceksin yalvaracak mıyız, yoksa kuşatarak mı ele geçireceğiz o Yüce Tahtı. Bu raporu, bu haberi o Yüce Kralına hemen götür ve kötülükler yolunu kesmeden önce hemen ve hiç düşünmeden kalkıp uç ona doğru."


Lucifer kendince haklı bu talebiyle ciddi taraftar toplamıştı. Cennete isyan edip saldırıya geçti. İlk çatışmada Michael (Mikael) ve ordusunu bozguna uğrattı. Fakat Tanrı duruma müdahale edip oğlunu cepheye yolladı. Babasından güç alan Mesih taarruza kalkıp Lucifer ve birliklerini cennetin duvarına sürükledi, oradan da cehennemin dibindeki (o meşhur) çukura düşürdü. Savaş kazanılmıştı fakat cennet ciddi kayıp vermişti. Lucifer'la cehenneme düşen meleklerin yerinin doldurulması gerekmekteydi. Tanrı bunun için hazırladığı planı hareket geçirdi. Bilinenin ötesinde bir Dünya yaratıp, burada yaşayacak canlılar için ortamın hazırlanması için melekleri ve oğlunu görevlendirdi. Bilindiği gibi Dünya altı gün içinde yaratılmıştı. Her şeye kadir olan Tanrı, insanların cennetten kovulacağını biliyordu. Onları Dünya'ya sürecek ve orada onları sınayacaktı. Mahşer gününde de aralarında iyi olanları toplayıp, Lucifer ve diğer düşen meleklerin yerine cennete alacaktı. Kalanı ise sonsuza kadar cehenneme gömülecekti.


Fakat, Dünyaya gönderilen insanların gidişatı iyi değildi; görünen meleklerin boşalan yeri dolmayacaktı. Putlara, bilmeden, cehenneme düşen meleklere tapıyorlardı. Durumu görüp hayal kırıklığına uğrayan Tanrı, büyük bir tufanla bütün insan soyunu yok etmeye karar vermişti. Oğlu bu noktada müdahale edip ondan insanlara bir şans daha vermelerini istedi. Tufan olmalıydı ama en azından bir avuç insan kalmalı, bunlardan yeşerecek nesillerden umut kesilmemeliydi. Teminat bizzat oğulun kendisiydi; o bütün insanlığın günahını üstlenecek; kefaretleri olacaktı. Tanrı, bunu kabul etti ve oğlunu Dünyaya gönderdi.


Biz fanilerin aklını başından alan bu uzay-zaman bükülmeleri devam ederken, Lucifer, (ki Tanrının söylemiyle; “O yıldızların arasındaki en parlak olan gibi, bir zamanlar tüm melekler içinde en parlak olandı”) hareket geçmek üzereydi. Cennetin planlarını bildiği için insanlığı ayartıp kendi tarafına çekmek, çok daha önemlisi onlar içindeki karanlığı ortaya çıkarıp yaratıcılarına eziyet etmek istiyordu. Tanrı bunu görmüştü; her ne kadar Lucifer'ı alaşağı edecek güçte olmasına rağmen meydan okumayı kabul etti ve dedi ki;


"Benim gücüm sınırsız olmasına karşın artık geri çekileceğim, artık iyilik yapmayacağım, ihtiyaç ve şans bana yaklaşmasın artık ve benim yapacağım kader olsun."


Bu sırada Lucifer, cehennem kapısına gelmiş, cennete geçmeye hazırlanıyordu. Kapıda onu büyücü bekçi bir kadın karşıladı. Lucifer onu tanımamıştı, kadın hikayesini anlattı. O kadın Lucifer'dan doğmuştu; kafasını patlatıp çıkmıştı. Cennetteki (olağan sakin ve sevimli) ortama ters bu olayı bütün melekler ayıplamıştı. O kadına Sin (günah) adını vermişlerdi. Hepsi onu ayıplarken, Lucifer onu sevmişti. Her ne kadar melekler cinsiyetsiz de olsa, onun tohumu kadının rahmine düşmüştü, hamileydi. Bu sırada cennette bilinen savaş çıkmış, kaybedenler düşmüştü. Konudan bağımsız Sin de düşmüş, ama melekler ona düşerken cehennem kapısının anahtarlarını vermişlerdi. O izin vermeden kimse kapıdan geçemezdi. Kadın kapıda beklerken Lucifer'ın tohumu içinde büyüdü, onu acılara boğdu. Doğumla beraber ortaya çıkan canavarı gören annesi çığlığı bastı; "Ölüm!" Bunu duyan bütün cehennem çukurları, mağaralar, bitmek bilmez dehlizler yankılandı. Adını duyan canavar öfkeyle kükredi ve annesine saldırdı. Sin ondan kaçtı ama Ölüm güçlüydü, engel olunmaz şehvetiyle annesini yakaladı, ona sahip oldu. Sin, Ölüm'den çocuklar doğuruyordu; bu her saatte bir oluyor, acı, ıstırap, öfke, şehvet doymak bilmiyordu. Manzarayı gören Lucifer onları avutup, yakında cennete tekrar çıkacaklarını ve anne oğul orada mutlu mesut yaşayabileceklerini anlattı. Bunu duyan günahın tohumları keyfe geldiler ve çıkması için cehennemin kapısını açtılar.


Gizlice cennete süzülen Lucifer, Adem ve Havva'yı gördü orada. Cennetin güzel bahçelerinde kurdukları kulübede yaşıyor, en tatlı ve güzel meyveleri yiyor, Tanrıya ibadet edip huzur içinde geçinip gidiyorlardı. Lucifer, bu gözleri zevk ve keyifle kamaşmış çiftin açığını arıyordu; kısa sürede de buldu. Onlar için bir şey dışında her şey serbestti; Bilgi Ağacının meyvesini yemeyeceklerdi. Eğer, yerlerse cennetten kovulacaklardı; bu kadar basit. Bunu gören Lucifer ikili arasındaki (bilin bakalım kim) zayıf olana yöneldi. Her ne kadar Raphael tarafından uyarılmış ilk insan çiftimiz bir arada kalmaları gerekirken, Havva'nın ısrarıyla ayrıldılar. Böylece daha çabuk meyve toplayıp kulübeye döneceklerdi. Bunu gören Lucifer, yılan kılığına girip Bilgi Ağacı yakınlarında dolanan Havva'ya yanaştı. Ona seslendi; ne kadar eşsiz bir varlık olduğunu dile getirdi, kendisine hayranlığını sundu. İltifatlarla yumuşayan Havva yılana nasıl konuşabildiğini sordu. O da Bilgi Ağacından yediği meyve sayesinde hem konuşabildiğini, hem de mantık sahibi olduğunu anlattı. Eğer isterse kendisine de gösterebilecekti. Binbir dil döküp Havva'yı ikna etti, Bilgi Ağacının meyvesini yedirtti. Kendisinden geçen Havva, bir sarmala, havaya girdi. Adem'in yanına gidip ne yaptığını anlattı. Adem, başta karşı çıktı ama eşinin ısrarlarına dayanamayıp yasak meyveyi o da ısırdı. Sonra ikisini bir kızışma aldı, orada çalılar arasında birbirlerine sahip oldular. Herhalde zamanla yedikleri meyvenin etkisi geçti, kendilerine geldiler. Ne yaptıklarını anlayıp pişman oldular. Fakat, iş işten geçmişti; olay Tanrının kulağına gitti. Derhal cennetten kovulmalarını emretti.


Havva üzgün, süklüm püklüm hazin sonlarını beklerken, Adem ona ateş püskürüyordu. Havva, gözyaşları sel olmuş, Adem'in kendisini affetmesini istiyordu. Kocası hınçla seslendi ona;


"Çekil gözümün önünden seni yılan; sana ancak işbirliği yaptığın o yaratığın adı yaraşır, sen de onun kadar sahte ve nefrete layıksın; şeklin ve rengin de ona benziyor, içinde hile olduğu belli, bu sahte görünüşünle tuzağa düşürmemen için tüm yaratıkları uyaracağım. Seninle mutluluğum daimi olacak sanmıştım, ama sen benim uyarıma kulak vermedin ve güvenilmez olduğunu gösterdin-Şeytanın yanında olmayı yeğledin; onun yılanla seni kandırmasına izin verdin ve ben de sana kandım, seni akıllı, tüm saldırılara karşı korumalı sanıyordum, ama erdemlerinin sahte olduğunu geç anladım, beden alınıp doğanın eğdiği bir kaburgaydın sen - şimdi kötüye doğru eğildiğin anlaşılıyor; ama sen işe yaramaz bir fazlalıktın."


Bu kadar yüklendiği yetmez, coşar;


"Akıllı Yaratan cenneti erkek ruhlarla doldururken Dünyaya neden bir yenilik getirdi ve bu işe yaramaz dişiyi yarattı, neden Dünyayı da sadece erkek Meleklerle doldurmadı bilmiyorum; insanın üremesi için başka bir yol bulabilirdi; bu kötülük bitmedi, başkaları da gelecek-kadınlarla birleşme yüzünden Dünyaya başka kötülükler gelecektir; çünkü O uygun eşi ya hiç bulmayacak ve felaketler getirecek, veya kadın severse mutlu olmasının geciktirecek ve aile içi geçimsizliğe neden olacak, evlilikte mutluluğu zorlaştıracaktır."


Adem, bundan sonra yani Dünyaya düştüklerinde ne olacağını bilmiş, kötülüğün kaynağını keşfetmişti. Kendisinin de meyveden yemesine rağmen, yetmeyip orada alenen... neyse, bunların önemi yoktu; Adem ağırlığını koymuş, asıl suçluyu tespit etmişti. Bu sırada cehennemde alkış kıyamet kopuyor, Lucifer insanlık üstündeki zaferini yandaşlarıyla paylaşıyordu. Şeytan ve ordusu coşarken birden bir şey oldu; hepsi yılanlara döndüler. Önlerinde de Cehennemin tacı Yasak Ağaç belirmişti. Kara dallarından kopardıkları meyveleri yemeye kalkıştılar; ama sadece toz ve kül yuttular. Böylece Tanrıyı hayal kırıklığına uğratan herkes cezasına çarpılmıştı.


Son olarak, Michael (Mikael) Adem ve Havva'ya gelip cennetten çıkışlarını anlattı. Ama önce onlara Dünyadaki geleceği gösterdi. Oğulları Habil ve Kabil'in mücadelesi, ilk dökülen kan, ilk savaş, ilk zulüm, acı, ıstırap; hepsini kendi gözleriyle görmüşlerdi. Ama umudun da olduğunu anlattı; insanlık bu sınavdan geçip zamanı geldiğinde hak ettiği cennete tekrar yükselecek kudrete sahipti.


Bir sonraki yazıda Kayıp Cennet'te olan biteni yorumlayacak, izlerini Paleolitik Çağ'a kadar süreceğiz.


Saygılar


Commenti


bottom of page