top of page

İslamın Altın Çağı-5 (Uygulamalı Bilimler)

Yazı dizisine uygulamalı bilim konusunda eser vermiş kişilerle devam edeceğiz. Uygulamalı bilimler şu ana kadar üstünde durduğumuz, felsefe ve matematik alanında ortaya konulanların topluma yansımasını sağlıyordu. Bu yüzden, hem bilimsel-rasyonel bakış açısının sürdürülmesini, hem de modernizasyonu sağlayacaktı. (*)

Banu Musa olarak bilinen Musa'nın oğulları, 9.yy'da Bağdat yaşamıştır. Abbasi halifesi Memun döneminde Bağdat'daki Bilgelik Evi'nde görev almışlardı. Çalışmaları daha çok makineler üzerine yoğunlaşmıştı. Pnömatik sistemler üzerine odaklanıp, detaylı yayınlar yaptılar. Tarihte bilinen ilk önemli otomatik makineleri ürettiler. Bunların arasında en çok bilineni mekanik hafızayla çalışan bir flüttü. Bu flütün istenen melodiyi çalabilmesi için de buhar gücünü kullandılar. Tekrar programlanabilen bu robot sayesinde, otomatların önünü açmışlardı. Tam olarak bilmiyoruz ama buhar gücünü itici şekilde kullandıkları modelleri de olabilir.

973-1050 yılları arasında Gazne'de yaşamış çok yönlü bilim insanıdır. Yaptığı çalışmalara bakarak, İslamın Altın Çağında yetişmiş en önemli iki bilgeden birisidir diyebiliriz. Diğerini İbn-i Sina olarak kabul ediyoruz.

En önemli katkısı coğrafya alanında olmuştur. Geliştirdiği bir metotla Dünyanın çapını çok büyük bir hassasiyetle ölçebilmişti. (Sadece 15 km farkla) Bunun yanında fiziki coğrafyayla ilgili çok önemli bir tahmin yapmıştı; Dünyanın küre şeklini göz önünde bulundurarak, bilinen kıtaların (Avrasya ve Afrika) tam karşısında bir kıta olması gerektiğini öne sürmüştü. Bildiğimiz kıtaların oluşumunu sağlayan jeolojik süreçte, dengenin sağlanabilmesi için buna ihtiyacı olduğunu düşünüyordu. Bunun için spesifik yerçekimi ya da göreceli yoğunluk denen modeli kullandı. Bu modele göre dünyanın dönüş esnasında dengesini koruyabilmesi için, iki tarafında da eşdeğer miktarda kıta yoğunluğu gerekiyordu. Tahmini sadece bununla kalmadı, bu kıtada insanların da yaşaması gerektiğini savunuyordu. Bunun için, bilinen kıtaların en uç noktalarında bile insanların yaşamasını gösterip, bu bilinmeyen topraklara geçişin yapıldığını düşünmüştü.

Mineral ve madenleri detaylı inceleyen Biruni, özgül ağırlığı keşfeden kişi olarak tarihe geçti. Yaptığı detaylı çalışmalarla virgülden sonra üç haneye kadar doğrulukla bir çok maddenin özgül ağırlığını hesapladı.

Çeşitli kültürlerin tarih modellerini inceleyip siyasal, kültürel ve dini açıdan önemli olayların zamanlamasını çok detaylı karşılaştırdı. Bunlar arasında gördüğü uyumsuzlukları eleştirip, evrensel bir tarih ya da kronoloji modeli önerdi. Ayrıca, bir de bunun nasıl yapılabileceğine dair sistematik bir yaklaşım sundu. Böylece kronolojinin temellerini attı.

Evrim üzerine de çalışmaları vardı. O dönem entellektüel ortamda gezen bir soru vardı; İnsan nüfusu sürekli artmaya devam edecek mi? Biruni, afet ya da kıtlığın yıkıcı etkisiyle bunun kontrol altına alınacağını düşünmüştü. Bütün türü etkileyen bu durumun dışında, sadece zayıfları eleyen bir seleksiyon sisteminin de olması gerektiğini eklemişti. Fakat bu doğal yolla değil tanrı eliyle gerçekleşiyor, onun öngöremediğimiz ve tam olarak anlayamadığımız metotlarıyla türün zayıfları elenip gelişim devam ediyordu. Ayrıca, türün evrimleşeceğine inanmıyor, fosiller üstüne yaptığı incelemelerle aralarında bir bağlantı bulamadığını söylüyordu. Onun için türler sabitti, birbiriyle bağlantılı değildi. Seleksiyonu tanrıya bağlaması ve türleri sabitlemesiyle, modern evrim teorisinden ayrılmıştı.

Biruni, diğer alanlarda da eserler verdi. Zamanında bilinen bütün ilaç tarif ve etkilerini bir araya toplayıp, kapsamlı bir eczacılık kitabı yazmıştı. Ayrıca, din tarihi üstüne araştırmalar yapmış, ve farklı kültürleri incelemişti. Bunları göz önüne alarak, bütün medeniyetlerin kökünde aynı ortak bilincin yattığını ve belli bir kaynaktan çıkış yaptıklarını savunmuştu. Bu uzak akrabalığı tek bir dine değil, sosyal gelişime bağlamıştı. Belki tarihteki ilk ırkçılık karşıtı rasyonel yaklaşımdı bu.

936 - 1013 yılları arasında, Kordoba'da yaşamış, ortaçağın en büyük cerrahı olarak kabul edilen bilim insanıdır. Cerrahi alandaki çalışmaları 18 yy'a kadar Avrupa'da çok yoğun ilgi görmüş ve kendisi bu alanda bir numara sayılmıştı. Detaylı açıklamalarını yaptığı ameliyatlar arasında damar dikimi ve beyin cerrahisi de vardı. Bu zorlu alanlarda önemli gelişmeler elde etmiş, başarılı operasyonları en ince detayına kadar açıklamıştı. Diş tedavisinde altın veya gümüş diş uygulamasını başarıyla yapan ilk doktor olmuştu.

Ayrıca, tedavinin sadece fizyolojik bir olgu olmadığını, beraberinde hasta-doktor ilişkisinin çok önemli olduğunu ve süreci ciddi şekilde etkilediğini belirtmişti. Konvansiyonel yaklaşımın özellikle ciddi rahatsızlıklarda başarılı olmadığını, hastanın statüsünden bağımsız, kişiye özel ve detaylı bir tedavinin gerekliliğini savunmuştu. (**)

Al-Zahrawi çirkinliği de bir rahatsızlık ya da güzelliği tıbbi bir alan olarak saymıştı. Bunun tedavisi için de makyaj ve parfümü önermiş, hatta ilk ruj ve katı parfümü geliştiren kişi olmuştu.

Uygulamalı bilimlerde, İslamın Altın Çağında verilen önemli eserlere yer vermeye çalıştım. Bir sonraki yazıda sanatla devam edeceğiz.

Sevgiler

(*) => Bu konuda dinlediğim en güzel konuşmayı Jacque FrescoZeitgeist serisinin 2. bölümünde yapmıştı. Özetle, toplumun refahını arttıran ya da devrimle değiştirenlerin düşünüldüğü gibi siyasi ya da askeri odaklar olmadığını belirtiyordu. Toplumun ilerlemesini sağlayanların teknik insanlar olduğunu ve bunların da hiçbir iktidar dürtüsü olmadan bunu yerine getirdiğini açıklıyordu. O yüzden gelecekte kurulacak yeni bir düzende, bu teknik insanların öne çıkartılması ve desteklenmesi gerektiğini savunuyordu.

(**) =>  İbn-i Sina'ın tıp alanındaki katkılarını daha önce belirtmiştim. Burada özellikle üzerinde durmak istediğim bir konu var; karantina. Aslında bu kavram kendisinden çok öncesinde ortaya atılmış, hatta Tevratta yer almıştı. Ama İbn-i Sina bunu netleştirip, detaylı bir şekilde açıklamıştı. Hasta olan kişinin 40 gün boyunca izole edilmesi gerektiğini düşünmüştü. Bir rivayete göre, bu fikri İtalya'ya ulaşınca "Kırklık" anlamına gelen Quarantena sözü kullanılmış ve günümüze ulaşmıştır.


bottom of page