top of page

İslamın Altın Çağı-2 (Felsefe ve Fizik)

Yazı dizimize, İslamın Altın Çağı'ndaki önemli felsefe ve fizik çalışmalarıyla devam ediyoruz.

980-1037 yılları arasında Buhara ve Hamadan'da yaşamış, bir çok alanda eser bırakmış, sadece İslam değil, dünya bilim tarihinde önemli bir yer edinmiş çok yönlü bir düşünürdür. Önemli çalışmalarını üç alanda toplayabiliriz; felsefe, fizik ve tıp. İbn-i Sina, felsefede Aristo'nun modelini baz alıp güçlendirmiş ve kendi fikirleriyle yeni bir açıklama getirmiştir. Bu çalışmaya başladığında, Aristo'yu anlayamadığını itiraf eder. Farabi'nin kitapları eline geçince, bunları defalarca okuyup Aristo'nun felsefesini anladığını ve bunun üstüne kendi çalışmalarını yapabildiğini söyler.

İbn-i Sina'nın, felsefeye en büyük katkısı tanrının varlığını ispatı üzerine yaptığı derinlemesine çalışmaydı. Tanrının varlığıyla ilgili, önce onun Kuran'da geçen vasıflarına yoğunlaşır. Bunların arasında en önemlileri şu şekilde özetleyebiliriz; 

1. Varlığının zorunluluğu (Necessary existence)

2. Nedensizliği: Varlığının hiçbir nedeni olmaması

3. Teklik: Ortağı, dengi yada benzerinin olmaması

4. Birlik/Basitlik: Saftır, bileşik değildir

5. Etkinlik: İlim / Akıl sahibi olması. (Farabi'de gördüğümüz, düşüncesi sayesinde evren ve onun içeriğini sağlayan akılları yaratması)

Bunların varlığı ve doğruluğuna ulaşabilmek için, önce çok önemli bir kabulle başlamalıyız; Evrenin sonlu olması. Eğer sonsuz olduğunu düşünürsek, bu noktadan sonra açıklayacaklarım (en azından benim için) pek mantıklı olmayacaktır. Dini açıdan da temel kabulün bu olduğunu görüyoruz. Zaten evren sonsuz olsaydı, insan aklının bunun ötesindeki bir varlığı anlaması da pek mümkün olmayacaktı. Bu temel aksiyomu aldıktan sonra, İbn Sina'nın işaret ettiği iki önemli konu vardır; belirsizlik ve nedensellik. Belirsizlikten kastı, bir şeyin doğruluğunun (yada yanlışlığının) tam olarak bilinemeyeceğidir. Diğer bir deyişle, bir nesne, bir hareket yada bir olayın geleceği tam olarak bilinemez. Bütün olasılıklar göz önüne alınır ve bunlardan hangisinin gerçekleşeceğine dair ancak tahmin yürütülebilir. Uç noktada bir örnek olarak, yarın sabah güneşin doğacağını söyleriz, ama kesinlikle emin olamayız. Yarın, Dünyaya bir meteor çarpıp bizi yok edebilir, güneşin doğacağı bir yer kalmaz. Ya da, güneşteki füzyon bir anda durur. Tam olarak anlamadığımız atom altı süreçlerde beklenmedik bir olay gerçekleşir. Işıma söner, biz de karanlıkta kalırız. 

İbn-i Sina, Aristo'dan beri gelen bu yaklaşımı inceleyerek, buradan bir varlığın zorunluluğuna ulaştı. Bütün bu belirsizliği takip edince, sonunda belirli bir şeyin olması gerektiği ve böylece sınırların çizilebileceğini önerdi. Ateist bakış açısıyla da uyuşan bir durumdur bu. Eğer dini inancınız yoksa, bu belirsizliğin sonu evrenin sınırlarıdır, haliyle varlığı zorunlu olan şey evrenin kendisidir. Fakat, o bu noktada durmayıp devam etti. Belirsizliğin temel faktörü nedenselliktir. Etki tepki sisteminin yarattığı karmaşa, tam olarak ne olduğunu anlamamızı engeller. (*) Ayrıca, müdahale etmeye kalkınca da, biz de nedenselliğin parçası olup sistemi başka bir belirsizliğe sürükleriz. (**)

Bu nedenselliğin bir başlangıcı olması gerekir. Eğer, zorunlu varlığın bir nedeni varsa, o zaman kendisi zorunlu olan değildir, artık bir öncülü vardır. Haliyle zorunlu varlık, aynı zamanda nedensiz olmalıdır. Aynı şekilde tekilliği söz konusudur. Çünkü, dengi ya da benzeri olursa, o zaman bu iki varlığın da bir öncülü olması gerekir. Çünkü iki farklı şey bir sistemi (evreni) yaratamaz. Bir diğer nokta ise, bu varlığın basitliğidir. Eğer, bir bileşikse, yani tam olarak saf değil, parçalara ayrılabilecek bir varlıksa, o zaman onun da önünde bir şey olmalıdır. Aksi takdirde, birbirinden bağımsız ve farklı iki varlık, bir evreni yaratmış olacaktır. (***)

Son olarak, bu yaratım sürecini ortaya çıkartan ama fiziksel olarak tanımlamayacak bir şeyin olması gerekir; Akıl. Eğer bunun yerine, yaratım sürecinde fiziksel bir etkinin gerekliliğini düşünürsek, o zaman bu varlığın bir parçasının enerji yada madde olarak evrene aktardığını kabul etmek zorunda kalırız. Böyle olursa, ilk 4 maddeden kopmaya başlarız. Kendisinin bir kısmı evrene gittiyse, o zaman ilk saf, tekil ve basit halinden eksilmiş olur. Bir kısmı başka şeyin içine karışmıştır. Bunun yerine yaratımını akıl vasıtasıyla yaparsa, aynen bir müzik eserindeki gibi, böyle bir karışıma, kendinden bir parçayı vermeye gerek kalmaz. 

Tanrının varlığı üstüne çalışan İbn Sina, burada özetlemeye çalıştığım bu ana maddeler dışında, onun vasfına ait diğer özellikleri tek tek ve bu sistematik içinde ispatlamaya çalışır. Proof of Truthful adıyla batı medeniyetine geçen bu bakış, yeni felsefi çalışmaların önünü açmıştı. Ayrıca bununla da kalmayıp, evrenin gizleri peşindeki bilim insanlarına da örnek ya da esin kaynağı olmuştu.

Kendisi, varlığın temelinde neyin yattığına dair çalışmalar da yapmıştır. Benlik yada ruh nedir diye sorarak, problemin kökenine inmek istemiştir. Bu konuyla ilgili çok ünlü, süzülen adam (Floating Man) fikrini ortaya atmıştır. Havada süzülen adam, etrafında onu duyusal anlamda etkileyebilecek hiçbir şey yokken bile, (göreceği, duyacağı, dokunacağı vb.) kendi varlığından haberdar olur. Haliyle, varlığının temel sebebi düşünebilmesi, yani zihnidir. Descartes'ın bundan 600 yıl sonra ortaya attığı "Düşünüyorum, öyleyse varım." tezinin kökeni bu yaklaşımdır.

Bunun dışında, bilimsel metodun gelişmesine katkısı vardır. Antik Yunan felsefesindeki temel dayanaklardan olan tümden gelime ek olarak, deneylerle çalışmaların desteklenmesi ve rasyonel bulgularla tüme varımın uygulanması gerektiğini savunmuştu. (4*) Bu konudaki ısrarlı tutumu sayesinde, Farabi ve İbn-i Rüşd ile beraber, İslam kökenli rasyonelliğin kurucuları arasında sayılmış ve haliyle Gazzali ve erkanının hedefi haline gelmişti.

İbn-i Sina, fiziğin temellerini araştırmış ve iki önemli etken bulmuştu; kuvvet ve meyil. Bir cismin mevcut durumundan hareket etmek istemeyeceğini ve bunun için kuvvet uygulanması gerektiğini söylemişti. Aynı şekilde, bu cismin kuvvet ortadan kalkınca orijinal konum yada durumuna meyil edeceğini savunmuştu. Ayrıca, vakum ortamında bir cismin hareketinin kesintisiz devam edebileceğini öngörmüştü. Yani sürtünme ve bunun yokluğunda ne olacağını açıklamaya çalışıyordu.

Tıp alanında da çok önemli çalışmaları vardı ki, günümüzde en çok bu yönü biliniyor. Kendi zamanına kadar gelen medeniyetlerin birikimlerinden faydalanıp hastalık tanımları, bunların tedavi yöntemleri ve kullanılması gereken ilaçlar üzerine bütün bulguları belli bir sistematik ve rasyonel bakışla derleyip kitaplar yazmıştı. Eserleri uzun süre tıp alanında; hem doğu, hem batıda başvuru kaynağı olmuştu.

İbn-i Sina göksel objeleri (gezegen ve yıldızlar) anlamaya çalışmıştı. Kendi zamanının diğer düşünürleri gibi o da evrenin katmanları olduğunu düşünüyor ve onların insana göre üst akla sahip olduklarına inanıyordu. Onları anlama çabamız için, önce devinimlerini taklit etmemiz gerektiği düşünmüştü. Aynı onlar gibi önce kendi etrafımızda sonra belli bir eksende döndükçe bu kutsal varlıkların anlayışına ulaşabileceğimizi savunmuştu. Bu, 12.yy'dan itibaren ortaya çıkacak semazen dansın öncülü bir fikirdi.

İbn-i Sina, bazı örneklerini aktarmaya çalıştığım çok yönlü çalışmalarıyla, zamanının ötesinde fikirleriyle, kültür ve bilim alanında örnek teşkil eden, büyük bir bilgeydi. Fizik alanında ortaya koyduğu fikirler, Newton'la tanıdıklarımızın kökeniydi, ama tam anlamıyla doğa kanunlarını açıklamıyordu. Bu alanda, ardılı birisinin daha kapsamlı çalışmaları vardı. Şimdi ona değinelim.

İbn-i Sina'dan etkilenen El-Bağdadi, özellikle fizik alanında çalışıp, çok önemli fikirlere ulaşmıştı. O da rasyonelliği ve deneysel çalışmanın önemini savunuyordu. Öncelikle fikirler sınanmalı, kontrollü deneyden geçirilmeliydi. Bunun da yetmeyeceğini düşünmüş, ancak başka kişilerinde aynı deneyi tekrarlayıp söylenen sonuca ulaştığı görülürse teorinin doğru kabul edilebileceğini söylemişti.

Fizik üzerine önemli fikirleri vardı. Kendi zamanında inanıldığının aksine; kuvvetin hızla değil, ivmeyle orantılı olduğunu göstermişti. Ayrıca, hızın her zaman sabit değil de, kişiye göre göreceli olacağını öneriyordu. (Fakat, zaman için bunu düşünmüyordu, o herkes ve her şey için sabitti.) Son olarak, her cismin kendisine ait bir karakteristiği olduğu ve buna bağlı olarak, sürtünmesiz ortamda çıkacağı maksimum bir hızı olacağını düşünmüştü.

Yaptığı çalışmalar ve yukarıdaki önermelerine bakarak, klasik fizik ve özel görelilik teoremlerinin temelindeki fikirleri görürüz. Bunları matematikle ispatlayamamıştı, çünkü zamanında Calculus yoktu. Çıkartımlarını sınayabilirdi, ama bu da sınırlı bir alanda mümkündü. İnanmakla sınamak arasında gidip gelen bir dönemde, devrimci fikirlerini yine de yayınlamayı başarmıştı. Bu fikirler zamanla batı medeniyetine akıp, zamanımızın klasik ve modern fiziğinin temellerinde yerlerini aldılar.

Bir sonraki bölümde, felsefeden soyut ve uygulamalı matematiğe doğru ilerleyip, bu alandaki önemli bilim insanlarına değineceğiz.  

Sevgiler

(*) => Günümüz modern fiziği bakış açısıyla, kuantum mekaniğindeki Schrördinger'in Kedisi adlı düşünsel deneyde bu durum ve içerdiği paradoks anlatılır. Tam olarak ne olduğunu bilemediğimiz için, süper pozisyon denen kavramla, her şeyin aynı anda olabileceği ortaya atılmıştır.

(**) => Yine modern fizik bakışıyla, Heisenberg'in Belirsizlik İlkesi bunu atom altı parçacıklarda gösterir.

(***) =>  Bilimsel bakışla, mevcut bulgu ve modellerimiz bunu ispatlama veya reddetmek için yeterli değildir. Evrenin dışına çıkınca ya da atom altına inince, sebepsiz kaldığımız için, yine kendimize bir neden ararız. Şu ana kadar bulabildiğimiz en iyi çözümse Sicim Teorisidir. Bu teoriye göre, her şeyin özünde sicimler vardır. Bunların belli frekanslarda titreşmesiyle atom altı parçacıklar oluşur. Bu sicimler, tek bir şeyden oluşurlar, yani saftırlar. Bu teoriye bakınca, aslında 1,2,3 ve 4. maddenin birleşimi olan tapılacak bir varlık yerine, her şeyin özünü oluşturan sınırsız salınan basit yapılı sicimleri görüyoruz. Konuyla ilgili detaylı bilgi için Brian Greene'in, Tubitak'dan çıkan kitaplarını tavsiye ederim. Bu çok kompleks, anlaşılması zor konuları tarihi gelişimini de katarak çok güzel bir dille anlatıyor.

(4*) =>  Kendisiyle aynı zaman, farklı coğrafyada yaşayan İbn-i Heysem, bu sistematiği daha derinlemesine incelemiş ve günümüz modern bilimsel metodun oluşmasını sağlamıştı. Heysem'in çalışmalarına yazı dizisinin, uygulamalı bilim ve teknik kısmında geleceğiz.


bottom of page