top of page

İlkel Dinler Tarihi - 6 (İlk Tapınak - Göbekli Tepe)

Merhaba,


Şamanizmle ilgili yazımızda dinsel inançların yavaş yavaş kurumsallaşmaya başladığını görmüştük. Bu sistemle, tanrı demesek bile aşkın varlıkların huzurunda belli ritüellerin gerçekleştirildiğini düşünüyoruz. Fakat, modern toplum ve inanç sistemlerine bakarak bunu tam bir din olarak kabul etmiyoruz, çünkü atalarımızın gerçekten bir dine sahip olmaları için önce somut bir şeye, bir tapınağa sahip olmaları gerektiğini kabul ediyoruz. Tapılası varlıklara karşı ilk sorumluluk bu olmalıydı, onlar için bir yer, bir mabet inşa edilmeliydi. Bugünün bakışıyla dinin somutlaştığı bir yer aradığımız için öncesinde nelerin olduğunu çok önemsemeyebiliriz; haliyle başlangıcı taşa oyulmuş bir figürde ararız.


Bize yazılı bir şey bırakmayan kültürlerin inanç sistemi ve etkileşimini anlamamız pek mümkün değildir. Buna rağmen, o tapınağı yapan kültürün kalbinde yaşayan mitler ve buna bağlı uygulamalar üzerine iyice düşünüp bu muazzam taş yapılara tekrar baktığımızda birbiri üstüne yığılmış bir sürü fikri ve bunların altına gömülen duygu yığınını görebiliriz. Örneğin bir katedrale girip vitraylı camdaki harika sahneye bakarken, bir anlığına Paleolitik dönemde yaşamış atamızın rengarenk yıldız ve gezegenlerle dolu gökyüzüne bakışını hayal edebilir miyiz? Veya caminin kubbesini içten izlediğimizde, bize yine gök kubbe veya gökyüzü kelimesiyle eşleşmiş, şamanist kültürlerin hepsinde var olan kozmik evimizi anlatmaz mı? Çadırda yaşayan atalarımızın gök kubbeyi de koca bir çadıra, yıldızları da ışık saçan deliklere benzetmesi çok doğal değil midir?


İşte bu birikimle beraber bugün Göbekli Tepe'yi gezeceğiz. Dünyada şu ana kadar ortaya çıkartılmış ilk tapınak olarak kabul edilen bu yerdeki muazzam heykellere bakıp onları kimin, ne amaçla ve hangi motivasyonla yaptığını çözmeye çalışacağız. Bu gezide tapınağı keşfedip, ilk kazılarını yapan Klaus Schmidt'in görüşleri bize eşlik edecek. Haydi başlayalım.


Göbekli Tepe, Çanak Çömleksiz Neolitik döneme, yani yaklaşık M.Ö. 9600 ila M.Ö. 7000 yılları arasına tarihlendirilir. Günümüzden kabaca 11 bin yıl öncesine ait bu alan bir yerleşim yeri değildir, yaşamdan uzakta bir tapınak kompleksidir. Duvarları daire şeklinde örülmüş binalar ve bunlara yerleştirilmiş T şeklinde büyük sütunlar (heykeller) vardır. Bu sütunların üstüne çeşit çeşit hayvan motifi işlenmiştir. Bu daire şeklindeki bölümler birbirine bitişik düzende yapılmıştır. Aralarında bir kapı ya da geçişi sağlayacak tüneller yoktur. Bu binaların üstünün kapalı olduğuna dair herhangi bir kanıta ulaşılamadı. Ayrıca giriş çıkışı sağlayacak merdiven veya benzeri bir şey de görülmedi. Burayı yapan insanlar, eserlerine kolay kolay ulaşamıyor, dairelere (herhalde) ipten yaptıkları merdivenlerle girip çıkıyorlardı. Dikilen sütunların bazıları 6 metreye, ağırlığı 10 tona kadar ulaşıyor. Çevre coğrafyada rahatlıkla bulunan bu taşlar, oldukları yerde yüzey işlemlerinden geçirilip ciddi bir iş gücüyle yerine taşınıp dikiliyordu.


Kazı alanında birçok hayvan kemiği bulunmuş; bunların bir kısmı ceylan gibi toynaklılarken, neredeyse yarısı da leş kargasıydı. İnsan kemiği ise beklenenin altında bir miktarda çıkmış. Mezar tipi gömülere ise şu ana kadar hiç rastlanmamış. Bu alanı kullanan insanlar 7 binli yıllarda tapınağa toprak yığıp, üstünü dikkatle örtmüş ve alanı terk etmişler. Şimdi bu bilgileri kullanarak bu tapınağın neye hizmet ettiğine dair modelleri konuşalım.


Tapınağın ana unsuru olan sütunların benzerini bu alana yakın bir yerleşim yerinde, Nevalı Çori'de de görüyoruz. Göbekli Tepe’yle aynı döneme tarihlenen bu yerleşim yerinde de T şeklinde sütunlar bulundu, fakat bunların üstünde hayvan kabartmaları yoktu. Demek ki, bu model o bölgenin kültüründe vardı, fakat hiçbir yerde Göbekli Tepe kadar fazla değildi ve hayvan kabartmaları buraya özeldi. Bunun dışında, kazı alanında bulunan ceylan ve yaban öküzü kemikleri ve büyük kazanların dibindeki arpa tortusu bir festival havasını çağrıştırıyor. Bu festivallerde yenen gazellerin kemiklerinin benzer ölçüde olması, ataların buraya sadece belli mevsimlerde geldiğini düşündürüyor. Ayrıca, kazanlardaki arpa tortusunun yanında bulunan büyük öküz kemikleri, sanki burada mayalama yapıldığını ve şölene gelenlere yoğun bir bira sunulduğuna dair iddiaları güçlendiriyor.


Eğer, düşündüğümüz gibi bir festival düzenleniyorsa ve mevsimi belliyse, tarihteki ilk büyük organize bahar şenliğine şahit olmuş olabiliriz. Geniş bir bölgeye yayılmış avcı-toplayıcılar ve yeni yeni oluşan tarım toplulukları havayı takip edip, belli bir dönemde burada bir araya geliyor olmalılar. Her iki tip topluluğun da katkısının olduğunu düşünüyoruz, çünkü tarım toplumuna ait Nevalı Çori benzeri sütunlarla dolu tapınakta, ancak avcıların getirebileceği yaban hayvanlarını görüyoruz. Haliyle, tarımla beraber ekonominin değişimi başlamadan ve buna bağlı olarak hayat tarzları etkilenmeden (yani tarla açmak için alan işgali, istila, mülkiyet hakkı başlamadan), bu farklı kültürlerin dostça bir araya geldikleri, yiyip içip eğlendikleri bir etkinlik düzenlenmiş gibi görünüyor. Peki bu insanlar neyi kutluyordu? Festival için bu kadar zahmete gerek var mıydı? Eğer ortak bir inanışa bağlarsak daha iyi bir sonuca ulaşabiliriz; gündemimize ataları, totemleri ve şamanları davet edelim.


Klaus Schmidt başta olmak üzere birçok arkeoloğun ortak görüşü bu sütunların ataları simgelediğiydi. Üstlerindeki hayvan kabartmaları ise onların öbür tarafa geçişinde yardımcı olan ruhlar, onları koruyan nazarlar veya kontrol altına aldıkları hayvanlardı. Nevali Çori'den farklı olarak burası bir nekropol gibi görünüyor. Ataların ruhları bu festivallerde anılıyor, onlar adına yenip içiliyor, belki tarihin ilk kapsamlı kurban geleneği burada sergileniyordu. Tabi böyle bir durumda nekropolümüzde mezarlar da görmeliydik; fakat, yukarıda paylaştığım gibi bölgede çok fazla insan iskeleti bulunmamış. Buradan iki sonuç çıkartabiliriz;

Birincisi bu saygı değer kişiler başka yerlere gömülüp, buradaki heykellerle birer imgeye dönüşüyorlar. Açıkçası bu bana pek mantıklı gelmiyor, böylesine bir çaba yerine her yerleşim yeri kendisine küçük bir nekropol (tapınak) yapabilirdi.

Diğer bir fikir ise, bu bölgenin aslında bir Dakhma yani sessizlik kulesi olması. Sessizlik kuleleri Zerdüştlük dininde görülür. Zerdüşt inancında evrenin hammaddesi olan dört büyük elementin asla kirletilmemesi gerektiği düşünülür. Bu yüzden ölüler gömülmez ya da yakılmaz. Yaşam alanlarının dışında, tepelerde, ancak leş yiyen kuşların ulaşabileceği bu kulelere bırakılır.


Göbekli Tepe'nin genel yapısına bakarsak, yüksek duvarları ve geçişe izin vermeyen yapısı bu modele çok uygun görünüyor. Ayrıca üstlerinin kapalı olmaması da bu fikri destekliyor. Sanki bu önemli insanlar öldükten sonra buraya getirilip bırakılıyor, kuşlar leşini yedikten sonra kemikleri toplanıp yerleşim yerine geri götürülüyor. Yüksek duvarlar sayesinde dört ayaklı yırtıcılar bölgeye giremiyor, haliyle kemikler dağılmadan kalıyor. Ölüme (veya diğer yaşama) geçtiği bu sessizlik kulesine de onun adına bir heykel dikiliyor. Sümer ve Babil inanışlarında tanrıların onlar adına yapılan heykellerin içinde yaşadıkları düşünülürdü. Bu tapınak içindeki heykellerin de aynı amaçla atanın ruhunu barındırdığı ve üstüne yapılan hayvan kabartmalarının da onu nazardan koruduğunu düşünebiliriz. Ayrıca, kazılarda bulunan hayvan kemiklerinin neredeyse yarısının leş kargası olması bu görüşü güçlendiriyor. Tarihin ilk önemli sessizlik kulesini ziyaret etmiş olabiliriz. 2 bin yıl boyunca bölge halkının burayı, önemli insanların öbür tarafa geçişi için bir köprü olarak kullandığını düşünebiliriz. Festivallerde ise bu ruhları kutsayıp daha önce aktardığım gibi belki de kendilerine dönüp musallat olmaması için şölenlerle onlara adaklar adamışlardır. Belki şamanlar vardı ve toplulukları buraya yönlendirip ayini yönetiyordu. Daha önce bahsettiğim esrimeler eşliğinde, büyük bir topluluk histerik-kozmik bir yolculuğa çıkıp, tekrar bir olmayı başarıyordu.


Heykellerin üstündeki kabartmalara bakarsak, çeşit çeşit hayvan ve kuş görürüz. Çoğunluğu vahşi hayvan olan bu kabartmalardan iki tanesi bize dinsel düşüncelerle ilgili fikir verebilir. Sütunların birisinde birbirine dolanıp bir ağ kurmuş yılanlar ve onların altında koça benzer bir canlı görünür. Yılan, neredeyse bütün kültürlerde kötü şeylerle ilişkilendirilmiş bir canlıdır, bunun izlerini bir çok yerde görebiliriz. Kötülüğü simgeleyen yılanlar organize bir şekilde koça doğru ilerlerler ve ona ne yaparlar? Soruyu burada park edip, iki farklı kültürden benzer bir örnek verelim. Birincisi, Endonezya'dan; yılda bir kez salgın hastalığı getiren ifritlerden kurtulmak için onları temsil eden ağaçtan yapılma figürler bir kutuya konur ve bir sandala yerleştirilip açık denize yollanır. İkincisi ise Hititler'den; yine aynı şekilde bir salgın yaşanırsa, bir eşek getirilip okunur üflenir ve üstlendiği hastalıkla beraber düşman ülkeye doğru sürülür. Bu iki örnekte gördüğümüz "Günah Keçisi", Göbekli Tepe'deki sütunda da vücut bulmuş gibi görünüyor. Zaten şamanist kökeni olduğu bariz bu uygulamayı yukarıdaki sessizlik kulesi açıklamasıyla birleştirdiğimizde kulağa daha güzel geliyor; belki de bu taşa ruhu giren bir büyücü-hekim olabilir. Kendisi salgın hastalıklara karşı bu tekniği uygulayıp başarı sağladığı için yılan ağlı koç kabartmasıyla onurlandırılmıştır.


Diğer bir hayvan figürü ise keçidir. Bu hayvanda simgeleşen bir düşünce vardır; Hayvanların Hakimi. Etrafındaki hayvanları etkisi altına alıp manipüle edebilen veya direk kontrol eden aşkın bir varlıktır. Bu varlık bir insandan çok bir hayvan veya ikisinin birleşimi olarak simgeleşir. Hayvanların hakimi motifinin ilk örneğini Çatalhöyük'ye görürüz. Obeyd ve Susa kültürlerine ait M.Ö 4 binli yıllara ait mühürlerde bu varlık tekrar karşımıza çıkar. Obeyd kültüründe hayvanların hakimine bir keçi cini eşlik eder. Böylece aşkın varlığı, hayvanları kontrolü altında tutan bir keçi cine, belki şeytani bir varlığa bağlayabiliriz. Keçide vücut bulan bu varlık daha özel varyantlara geçip bizi Mezopotomya inanışlarında karşılayacaklar, burada daha detaya girmiyorum. İşte buna benzer bir keçi figürü Göbekli Tepe'de de karşımıza çıkar. Kendi zamanında diğerlerine göre daha önemli olmayabilir, hatta her hayvana buna benzer bir motif yerleştirilmiş olabilir, totemin gücünü unutmayalım. Keçinin daha doğrusu keçi cinin diğerlerine göre daha başarılı olması olasıdır, zaman içinde bu sembol ve taşıdığı imge Mezopotamya aracılığıyla modern dinlere geçmiş görünüyor. Hatta Hıristiyanlıkta şeytanın imgesi haline gelecek kadar yükselmiştir; ama oraya daha yolumuz uzun, biz tapınağı gezmeye devam edelim.


Keçi, geyik, yaban öküzü ve boğa figürünün diğer hayvanlara göre bir üstünlüğü olduğunu başka bir yerde de görüyoruz; Bafa Gölü kıyısında Beşparmak Dağlarındaki Latmos antik kenti yakınında kaya bloğunda bulunan en az 8 bin yıllık resimler. Bu resimlerde gördüğümüz kişileri dişi ve erkek olarak ayırabiliyoruz. Tavuğa benzer geniş kalçalı olanlar kadın, diğerleri erkekleri simgeleyen bu figürlerin hepsinde boynuzlar görünüyor. Şamanist kökenli olduğu belli çizimler insan ve hayvanın birleştiği, bir olduğu bir dünyayı anlatıyor. Bu sayede şöyle bir sonuca varabiliriz; simgesi (totemi) keçi olmak üzere, hayvanlar üzerinde kontrol sağlayabilen bir şamanı konuşuyoruz Göbekli Tepe'de. Bunun kötü varyantı, insanlara saldıran büyük kedileri ve zehirli böcekleri yöneten birisi olabilir. Kötülüğün Tarihi Dizisinde daha detaylı bakacağız.


Bütün bu spekülasyon ve fikirleri bir kenara koyalım; buraya gelen insanların atalarına saygısı sonsuz görünüyor. 7 binli yıllara gelindiğinde tapınağın itinayla örtüldüğünü görüyoruz. Her ne olduysa, burayı kullanmamaya karar vermişler, ama kendi haline bırakıp terk de etmemişler. Özenle toprak yığıp, günümüze kadar saklanmasını sağlamışlar. Bu alanla bağlantılı ruhları taşıyan simgeleri sonsuza kadar korumaya almak istemişler. Peki burada bir din mi doğdu? Bunu asla bilemeyeceğiz, çünkü elimizde yazılı bir şey yok. Ama yukarıda aktardıklarımın ışığında bakarsak; şamanist bir kült, tarihte ilk defa yoğun insan emeğiyle birleşip bu görkemde (ama pratikte kullanım dışı) bir yer inşa edilmesini sağlamış olmalı. Belki de Dünya tarihinde, o zamana kadar dinsel düşüncelere harcanan emeğin tamamından fazlası buraya harcanmış ve ruhban sınıfının sırtını dayadığı gözle görülür, elle tutulur muazzam kaynağı, bir tapınağı yaratmıştı. Bu açıdan bakarsak, evet bir ilk diyebiliriz. Göbekli Tepe, insanoğluna düşüncesinin kadir-i mutlak olduğunu hatırlatan ilk büyük anıt olarak tarihe geçmiştir.


Gelecek yazıda daha yakın bir döneme gelip, şehir hayatına karışan dinsel motiflere bakacağız. Çatalhöyük'te görüşmek üzere.


Sevgiler


bottom of page