top of page

Fen Lisesi ve Müzik-5 (Kayıp Cennet-1)

Merhaba,


Fen Lisesinde her zaman okulu temsil eden bir rock grubu olurdu. Her sene düzenlenen liseler arası müzik yarışmasına bu grup mutlaka katılır, bazen çok iyi sonuçlarla dönerdi. Ben birinci sınıftayken, üst dönemimizden oluşan grup yarışmaya Metallica'dan Call of Ktulu ile katılmıştı. Geleneğin devamı için bizim dönemden de müzikle ilgili kişilerden bir çaylak grubu kuruldu. Bu ilk senemiz boyunca üst sınıflardan ders alıp, kendilerini geliştirdiler. Biz ikinci sınıfa geçince bayrağı devralıp o senenin yarışmasına katılacakları parçanın seçimine girdiler. Uzun tartışmalar sonucu Toto'dan Hold The Line adlı şarkıya karar kıldılar. Her ne kadar bizim karanlık tarikat tasvip etmese de, jüriye zebani değil insanların katılacağına ikna olup durumu kabullendik. Ayrıca, bizim dinlediğimiz şarkılar biz liselilerin çalabileceği şeyler de değildi. Grup parça üstüne çalışmaya başlamıştı, ama bu yeterli değildi; ciddi bir tribün desteğine ihtiyaçları olacaktı. Biz de bunun organizasyonuna girdik. Yarışmanın düzenlendiği kapalı spor salonunda bizim grup sahne alınca ortalığı konfetiye boğacak, tarihi bir gösteri düzenleyecektik. Hem grup bunun motivasyonuyla coşacak, hem de diğer liselere gövde gösterisi yapacaktık. Her sene aynı plan yapılıyordu ama biz bu sefer öyle bir konfeti kütlesiyle gelecektik ki, kar yağıyor sansınlar.


Bütün sınıflar çalışmayı onayladı, hazırlıklar başlatıldı. Fakat, kısa sürede elimizdeki kağıtlar bitti. Bunlar ders çalışırken kullandığımız müsveddelerdi ve planladığımız miktarın onda birine bile yetmemişti. Alt döneme dadanıp, onların kağıtlarını da talan ettik ama düşündüğümüz miktara hala çok uzaktık. Yurda bakan bir görevli, daha önce Sayıştay'da çalışıyormuş. Orada, ana binanın zemin katındaki matbaada bol bol kağıt bulacağımızı söyledi. Görevliyi yanımıza alıp, doğru matbaanın yolunu tuttuk. Maçlardan önce taraftarlar da oraya gidip konfetilik kağıt alırmış. Çalışan ustalar kaçlık kestireceğimizi sorunca, "Bize sadece şerit halinde verin, biz kendimiz keseceğiz." dedik. Şaşırdılar, hazır makinede kesmek varken, neden uğraşmak istediğimizi sordular. Biz de, "İşin keyfi orada" deyip şeritler halinde kesilmiş, çuval çuval kağıdı alıp okula geri döndük. O günden sonra, birkaç ay boyu her yerde, yurtta, kantinde, teneffüslerde, bazen öğretmenlerden izinle derste konfeti hazırladık. Bütün sınıflar, herkes işin içine katıldığı için hem ortaklaşa bir şey yapmanın keyfi oluyor, hem de yarışmaya ısınıyorduk.


Gün geldi çattı. Biz çantalar dolusu konfetiyle servislere doluşup kapalı spor salonunun yolunu tuttuk. Yükün büyük kısmını gruba ayrılan depoda bırakıp, kalan birkaç çanta konfetiyi salona soktuk. Fakat, salon görevlileri hemen üstümüze çullanıp bunları aldılar. Haklı olarak yangın çıkmasından endişeleniyorlardı, ama bizi durdurmadılar. Bizimkiler sahneye çıkmadan, ne yapıp edip tribünü çantalar dolusu konfetiyle doldurduk. Ve grup ufukta görününce, curcuna başladı. Avuçlar dolusu kağıt havaya fırlatılıyor, bütün okul çığlık çığlığa tepiniyordu. Öylesine fazla kağıt uçuşuyordu ki, gerçekten göz gözü görmüyordu. Aylardır uğraştığımız bu basit ama bütün okulu birbirine kenetlemiş şeyle kendimizden geçiyorduk. Ne zaman bizimkiler sahne aldı; anında sesi soluğu kestik, yerimize oturduk. Fakat, havada hala süzülen konfetiler vardı. Bütün salon bize bakıyor, herkes donmuş, neden böylesine çıldırdığımızı anlamaya çalışıyordu. Grubumuz dikkati üstüne çekti ve şarkısını bir güzel çaldı. Yanlış hatırlamıyorsam üçüncü olduk o sene. Bizimkiler sahneden inince, yine verdik kendimizi kar fırtınasına. Daha önceki yazılardan anlattığım, aramızdaki inanç, cinsiyet ve diğer konulardaki sert çizgiler kaybolmuş, biz gerçekten "biz" olmuştuk. Diğer liselerden çocuklar da geldi, onlar da katıldı oyuna. Yarışma boyu çok eğlendik... Gördüğüm kadarıyla bu yarışmalar devam ediyor. Liseler Arası Müzik Yarışması - AFL adlı bu videoda bir örneğini görebilirsiniz.


Aynı dönem, ben de müziğe iyice merak salmış, bateri çalmayı öğrenmek istiyordum. Okul grubu bateristinin yakın arkadaşım olmasının da tabi ki bunda etkisi vardı. İlk derslerimi ondan aldım ama devamını getiremedik. Daha önce açıkladığım orta öğretim başarı puanı problemi yüzünden benim artık İzmir'e gitmem gerekiyordu. Eve döndükten sonra, şehir merkezinde yer alan Karataş Lisesine kayıt oldum. Dönemin bitmesine birkaç hafta kalmıştı, ben ürkek ürkek yeni okulumda geziniyor, olabildiğince insanlardan uzak duruyordum. Ama bu gizlilik çok uzun sürmedi, çünkü dönem sonunda açıklanan sonuçlara göre okul birincisi olmuştum. Müdür aldı beni kürsüye bıraktı ve bu tanımadığım insanlara nasıl bunu yaptığıma dair bir konuşma yapmamı istedi. Sahneye çıktım ama ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Dikkat çekmiş olmanın getirdiği endişeyle, muhtemelen saçma sapan bir şeyler söyleyip hemen indim oradan. Neden derseniz, biz Fen Lisesi'ndeyken, hem kendimiz hem ailelerimizin etkisiyle diğer okullara karşı kendimizi korkuturduk. Dedikodulara inanır, bu düz liselerin bir suç yuvası olduğunu zannederdik. Onların da bizler gibi ergenlik krizinde, okulu bitirme derdinde, gelecek kaygısı taşıyan masum çocuklar olduğunu bilmezdik. Bunların farkında olmadan, beni unutacaklarını umarak kendimi yeni bir yaz tatiline bıraktım.


Yaz dönemi geldi geçti, okula dönmeden önce annemi ikna edip bir bateri kursuna yazıldım. Burada almaya başladığım profesyonel eğitimle, hem müzik bilincim açılmış, hem teknik tarafa girmiştim. Artık dinlediğim parçaların ritim yapısını ve nasıl çalındığını anlamaya başlamış, bagetlerimle her yerde tekrar ediyordum. Tabi, bu heavy metal için imkansıza yakındı, daha çok rock parçalarını çalmaya çalışıyordum. Bir önceki sene, ODTÜ Bahar Şenliğiyle beraber tanımaya başladığım Punk Rock gruplarının ve yeni yeni öğrendiğim Doors gibi ulu eskilerin müziklerinde davulun yerini az da olsa görmek, benim için mümkündü. İşte bunlarla uğraşırken lisedeki son seneme başladım. Okula başladığım ilk günlerde, bir cesaret müzikle ilgilenenleri soruşturdum ve toplama grup üyeleriyle tanıştım. Toplama diyorum çünkü enstrümanları eksikti, yetersizdi ve çalışacakları yer yoktu. En önemli eksik bateriydi. İyi kötü gitar ve amfi bulunabiliyordu ama okulun baterisi yoksa grup da yok demekti. Ben bunu çözerim dedim, bana sen ne çektin der gibi baktılar. Bu grup üyeleri genellikle sene tekrar eden, notları kötü, giyim tarzları ve davranışları yüzünden iyice kenara itilmiş tiplerdi. Okul yönetimini hiçbir şekilde ikna edemeyeceklerini düşündükleri için bana şaşırıyorlardı. Bu işi bana bırakmalarını, ama karşılığında grubun bateristliğini üstlenmeme izin vermelerini istedim. Kabulümü aldıktan sonra hemen müzik öğretmenine koştum. Kendisi aynı zamanda okul aile birliğine de üyeydi ve buradan bize bir fon çıkarabilirdi. Ben not ortalamamı ve üniversite sınavlarındaki başarı olasılığımı da bu tartışmaya katarak, aile birliği üyelerini bizim de birer insan yavrusu olduğumuza ikna etmesini istedim. O zamanlar bunlar, yani yüksek notlar para ediyordu yetişkinlerin gözünde. Hobi sahibi olmak ve bunun sayesinde serseri güruhuna katılmamak, bir amaç sahibi olmak önemsizdi. Neyse, olsun, işimizi gördü bu birikimim. Davul almamız için ödenek çıkardılar.


Hiç zaman kaybetmeden Çankaya'daki müzik marketlerine gidip, bütçeye uygun bir davul seti bulduk. Baterimiz biraz adiydi, zilleri pek iş görmezdi ama olsun, hiç yoktan iyiydi. Geriye çalışacağımız yer problemi kalmıştı. Okulun bir stüdyosu yoktu, ama akşamları boş kalan sınıflar vardı. Müdür yardımcısını ikna edip, akşamları çalışma iznini kopardık. Provalar için bir araya geldiğimiz her akşam sınıflardan birini seçiyor, sıraları kenara çekip, davulu ve amfileri taşıyor ve gece yarısına kadar çalışıyorduk. Bunun için özellikle deniz manzaralı sınıfları seçiyorduk; hem serin güzel havayı çekmek için, hem de enstrümanların sesini, sahildeki ana yoldan akan trafik gürültüsü bastırsın diye. Günler ayları kovaladı, biz bol bol çalıştık. Sonra bir cumartesi okulda konser verip, çabamızı taçlandırdık. Katılım düşük olmuştu tabi, çünkü okulda ne böyle bir kültür vardı, ne de buna karşı bir ilgi. Yine de gelenler bizi kucaklamış, parçalarımıza tempo tutmuşlardı.


Korka korka gittiğim okulda bir çok iyi arkadaş edindim. Yüksek ortalamam ve üniversite olasılığım, beni beklediğim gibi ötekileştirmedi, aralarına aldılar. Müzik grubunun üyesi olmamın buna katkısı büyüktü ama asıl önemli olan benim onlara el uzatmamdı. Bunu onlar söylüyordu. Benim gibi bir Fen Liselinin kibirli ve küstah olmasını beklerlermiş. Onları aşağı ve hor görürmüşüm. Ama böyle olmamıştı. Çünkü biz Fen Lisesinde böyle şeyler öğrenmemiştik. Ankara'nın kadim soğuk gecelerinde, ıssız bir tepede, uçsuz bucaksız bozkırın ortasında tek başına kalırsanız, yaşayamazsınız. Kendinizi ayrı (aykırı) görürseniz, bu karanlık ıssızlıkta, kendi içinizde kaybolursunuz. İşte bu bakışla geldiğim Karataş Lisesi'nde, notlarımız arasında uçurum da olsa, belki onların iyi bir üniversite kazanması hayal de olsa, aramızda ciddi entelektüel fark da olsa kendimi ayrı görmedim, göremedim. Aralarında sadece bir dönem geçirmeme rağmen, arkadaşlığımızın değerini ve tabi ki gece yarılarına kadar süren provalarımızı unutmadım.


Fakat, bunun da sonu gelmişti. İkinci dönem okulla ilişiğimi kesip, 7 gün kesintisiz dershaneye gitmeye başladım. Bizim zamanımızda, kredili sistem denen karmakarışık bir yapı yüzünden liseler 2.5 yıla inmişti. Son dönem okula gitmiyor, tamamen üniversite sınavına odaklanıyorduk. Ben okul bitti, artık özgürüm diye sevinirken, asıl karanlığın üstüme şimdi çökeceğini bilmeden son dönemime girdim. Bir sonraki yazıda, bu döneme ve müzik yolculuğuma devam edeceğiz.


Sevgiler


Comments


bottom of page