top of page

Fen Lisesi ve Müzik-6 (Kayıp Cennet-2)

Merhaba,


Bu bölümde lise hayatımın son dönemine değineceğim. 90'lı yıllarda orta öğretimde uygulanan kredili sistemde, 3 yıllık liseden 2.5 yıl içinde mezun olabiliyorduk. Yani, son dönemde okul yoktu. Böylece haftanın her günü dershaneye gidecek, kesintisiz çalışıp test çözebilecektik. Artık bir okul olmadığı için, disiplin yönetmeliği de rafa kalkmıştı. Seviniyordum tabi, artık uzun saç, yırtık kotlar, uzun paltolar, devrimci çantaları gibi lise nizamına aykırı her şey serbestti. Ayrıca Fen Lisesinin kuru, soğuk ve boğuk havası yoktu, evimdeydim artık. Bunu biraz daha detaylandırayım;


Fen Lisesinin kurulduğu tepenin arkasında Çiğdem Mahallesi vardır. Burası yeni yapılmış sitelerden oluşan, temiz ve düzenli bir yerdi. Işıl ışıl lambalarıyla aydınlanan geniş sokaklarından tek tük araba geçer, sakinliği ve sessizliğiyle bizi büyülerdi. Bazen yemek sonrası okulun arkasındaki koruya girer, manzarayı izleyebileceğimiz bir yer bulup oturur, hayaller kurardık. Ortalama bir hayal şöyle olurdu; Bu evlerden birinde yaşayan bizim yaşımızda bir çocuk varmış. Odasında (hem de kendi odasında!) oturmuş bilgisayar oynuyor, müzik dinliyormuş. Annesi yemek saati gelince onu çağırır, birbirinden güzel yemekleri önüne sürermiş. Babası da yanına oturup, (hafta sonuymuş) yarın denize gidelim mi diye sorarmış. (Bu şehir deniz kıyısındaymış çünkü) Yemekten sonra, hemen iki kat üstlerinde oturan kız arkadaşına gidermiş. Beraber film izler, çok eğlenir, sohbet ederlermiş. Sonra evine döner, yumuşacık yorganın altına girer, mutlu mesut uykuya dalarmış…

Bu kadar masum ve çocuksu hayaller işte...


Okulun bitmesi ve ailemin yanında olmam beni sevindirmeliydi. En azından konforumun artmasıyla beraber nihayet çorak topraklarda değildim. Fakat, bu his pek uzun sürmedi, çünkü beni kara bir fırtına sardı. Bir anda olmadı ama, yavaş yavaş içime işledi. Önce biraz matematik dersi, sonra 5 set kimya testi, belki biraz yanında Türkçe paragraf soruları ve fizikten her gün 1'er saat ek ders. Ya da çantamda hep çözülmeye hazır bir soru bankası, acaba konu eksiği nasıl kapanacak endişesi. Zayıf noktam biyolojiye mi ağırlık versem, yoksa en iyi olduğuma yani matematiğe yüklenip full çıkarmayı mı hedeflesem? Ozan günde 300 soru çözüyormuş, Mehmet fizik ve kimyada konu eksiğini kapatmış, Ahmet sadece Boğaziçi yazacakmış, ona göre çalışıyormuş. Sorular aynı, nasıl okula göre çalışıyor acaba? Bir de bu var; Türkçede seçici kısım paragraf mı, edebiyat mı olur? Ya da günlük enerjimi hangisine sarf edeyim, fazladan 100 soru daha çözmeye mi, yoksa organik kimya çalışmaya mı?


Dünyanın tek gerçeği bu; test çözmek. Başka bir şey yapan, konuşan ya da dert eden yok zaten. Dershaneye git-gel test çöz. İki yemek arasında test çöz. Bulduğun ilk boşlukta biraz konu çalış, sonra hemen test çöz. Günde 500 tane soru çöz, uyuma, dinlenme, yeme, çöz, çöz çöz... Anlatabildim galiba...


Kısa süre içinde sınav kabusu, eve dönmenin getirdiği kazanımlarımı aldı çöpe attı. Ne yediğimin tadını alıyor, ne keyifle bir şey izleyebiliyor, ne de uzun zamandır özlemini kurduğum denizin tadını çıkartabiliyordum. Dershanem Alsancak'ın en güzel, en renkli ve hareketli yerinde olmasına rağmen, ders bittiğinde tek yaptığım en kolay yoldan eve dönmenin yoluna bakmaktı. Çünkü daha fazla test çözmeliydim. Geriye ilgilenebildiğim ve kimsenin karış(a)madığı tek bir şey kalmıştı; müzik. Yaşadığım stresle beraber müzikten beklentim de sertleşmişti. Artık Metallica bile yumuşak geliyor, daha ötesine geçmeye çalışıyordum. İşte bu dönem Slayer'a yöneldim. Reign in Blood albümüyle başladım. Buradan çok önemli iki şarkı aldı götürdü beni öbür alemlere. İlki Angel of Death. Slayer, bu şarkısıyla Auschwitz başta olmak üzere Nazi imha kampları ve burada insanlık dışı deneylerle uğraşan Josef Mengele'yi anlatır. Şarkı sözlerinde Nazilere karşı tepki mi, hayranlık mı olduğu bir tartışma konusu olur. Tepkilere karşı, Slayer duruşunu göstermek için 94 yılında çıkan Divine Intervention albümünde SS-3 adında bir şarkı çıkartır. Bu şarkı Reinhard Heydrich hakkındadır. Alman Savaş Makinesi yazı dizisinde değindiğim Wansee Konferansını yöneten Heydrich, Yahudiler için final çözümü, yani imha planını hazırlayan grubunun lideridir. Diğer Slayer şarkısı ise Reign in Blood'du. Bu şarkıyı size Endonezya kökenli, tesettürlü, death metal gitaristi, Youtuber Mel'den dinletmek istiyorum; Mel covers Reign in Blood. Kızımızın performansı bir harika.


Slayer, beni kendime getirmiş, kan basıncım yükselmişti. İzmir'de yaşarken masraflar kısıldığı için müziğe ulaşım da kolaylaşmıştı. Alsancak ve Konak'taki rock ve metal albümleri satan yerlere dershane çıkışlarında uğruyordum. South of Heaven albümlerine geçtim. Buradan benim tercihim Mandatory Suicide adlı şarkıları. Sözlerinde geçen şu kısım türümüzün imzası gibi; Blood's cheap, it's everywhere. Herhalde bu motto, Sargon'dan beri tarihimizin hiç değişmeyen gerçeği oldu.


Sıradaki albüm, hala dinlemeyi bırak(a)madığım, galiba benim için gelmiş geçmiş en iyisi; Seasons in the Abyss. Albümle aynı adı taşıyan Season in the Abyss, Slayer'in en güzel parçalarından birisi olması yanında grubun ilk videosudur. Giza platosunda çekilen klip ilginize değer. Diğer bir önemli parçası, War Ensemble'dır. Bu parça için, grubun insanlık ötesi, ulu davulcusu Dave Lombardo'nun konserde arkasından çekilmiş bir videosunu paylaşmak istiyorum; Dave Lombardo - War Ensemble. Müzik pek duyulmuyor, ama boş verin siz adamı izlemeye çalışın, ellerini gören var mı? Bu adamın elleri var mı? Neyse, devam edelim. Bu albümden seçtiğim son parça ise Dead Skin Mask. Bu parçada bize Ed Gein'in hikayesini anlatır. Ed Gein, tarihteki en korkunç seri katillerden birisidir. Öldürdüğü ya da mezardan kazıp çıkarttığı kadınların derisini yüzüp kendisine maskeler yapar. Bu ruh hastasının korkunç ve dehşet dolu hikayesi ancak üç filmde ele alınabilmişti; Sapık'taki Norman Bates, Teksas Katliamı'ndaki Deri Surat ve son olarak Kuzuların Sessizliği'ndeki Buffalo Bill.


Her hikaye gibi bunun da sonu geldi. Sınava girdim ve fırtına dindi. Yaz tatilindeyken sonuçlar açıklandı ve hayatıma şekil veren ODTÜ EM'i kazandığım haberi geldi, hem de ilk yüze girmiştim. O ana kadarki bütün fedakarlıklar sonuç vermiş ama karşılığında benden neler gitmişti? Bu paralel Utkan'la ilgili uzun bir spekülasyon yazısı olacaktır, girmeyeceğim.


O yaz tatilinde yeni taşındığımız sitede girdiğim sosyal ortamda benim için şöyle bir tanım vardı; Fen Liseli, ODTÜ'yü kazanmış. Fen Liseli olmak, hele hele sitenin çoğunluğunun geldiği Ankara ve Eskişehir'li komşularımız için Ankara Fen Liseli olmak çok önemliydi. Tabi, en az onun kadar ODTÜ'yü kazanmış olmam da vardı, ama o daha başlamamıştı. Kötü olan taraflarım ise metal müzik dinleyen, saçları hafif uzun, serseri ruhlu birisi olmamdı. Fakat, bunların hiçbir etkisi yoktu. Komşu anne babalar okulumu övüyor, hatta misafirleriyle beni tanıştırıyorlardı. Onlar da büyük bir ilgiyle beni dinliyor, nasıl okudun, nasıl kazandın, neler yaptın diye sorular soruyordu. Site büyüktü, kızlı erkekli bir grubumuz vardı. Ben dahil dört kişinin kız arkadaşları da bu sitedeydi. Akşamları, babamın arabasını alıp bu kızları evlerden toplardım, sonra sitenin çıkışında erkek arkadaşlarıyla buluştururdum. Babalar, ben kızları almaya gittiğim zaman ses çıkarmaz, hatta selam da verirlerdi. Aptal değillerdi tabi, kızlarının ilişkilerini iyi kötü biliyorlardı, ama benim varlığım kısmen de olsa güven veriyordu. O zamanlar, okul çok ama çok önemliydi. Geleceğin (gerçekten) teminatıydı, iyi ve ahlaklı bir insan, bir vatandaş yetiştirmek için en önemli etkendi. Kimse, şimdi bol bol duyduğum ve kahrolduğum "Akademik başarı önemli değil, kendisini kurtarsın yeter" demiyordu çocukları için. Akademik başarı çok ama çok önemliydi. Akademik başarısı olan çocuğa güvenilirdi, sevilirdi, kız da verilirdi.


Yazının başlığına gelince; John Milton'un dev eseri Kayıp Cennet, önce Lucifer sonra da Adem ve Havva'nın cennetten düşüşünü anlatır. Benim için Kayıp Cennet değerini bilemediğim Fen Lisesidir. Benzetmek için; Kayıp Cennet'teki gibi, ben de kibirime, ahmaklığıma ve korkularıma yenildim. Okuluma; bana daha o yaşta çok önemli bir vizyon katan okuluma nankörlük ettim. Orada geçen günlerimi kötüledim, eleştirdim. Fakat, olgunlaştıkça gerçek katkısını fark ettim, hele hele kanser gibi bir şeyle karşılaştıktan sonra daha da iyi anladım. Bu yazı dizisiyle beraber, kaybettiğim değerini yerine geri koymak, yazım sanatım biçare de olsa özlem ve şükranımı sunmak istedim.


Metal müzikle ilgili kısım için ise; eğer ben anlatamadıysam eğlenceyi, bir de Anthony Hopkins'den dinler misiniz? Sir Anthony Hopkins listens to Trash Metal


Yazı dizisini burada sonlandırıyorum. İlginize teşekkür ederim.


Sevgiler


bottom of page