top of page

Çocuk Eğitimine Katkı-2 (Bebeklerde Zihin Gelişimi)

Yazı dizisinin bu bölümünde erken dönem zihin gelişimi ve buna ebeveynlerin olası katkılarına değineceğim.

Önce zihin gelişimi üzerine, şu ana kadar popüler bilim kaynaklarına yansımış ve kolay ulaşılabilen bilgiye bakalım. Doğum anında, insan bebeği beyninde yüz milyar kadar nöron hücresi vardır. Bu nöron hücreleri üç önemli kısımdan oluşuyor; Soma (merkez), dendrit (bağlantı soketi), akson (uzantı). Bu hücreler birbirleri arasında sinaps denen bağlantılar (öz türkçesi bağlaçlar) kuruyor. Kafanızda daha iyi canlanması için nöron hücresi çizimine bakabilirsiniz. Burada esas olan iki konu var; hücreler arası bağlantının gerçekleştiği yer, yani sinaps ve sinir hücreleri arası iletimin artmasını sağlayan miyelin. Sinaptik bağlantıyı anlamak için, alternatif olarak fiş ve soketi düşünebiliriz. Miyelin ise, nöron hücresinin bağlanacağı hücreye kadar giden hat üstündeki kılıfıdır. Bu kılıfın faydası iletim hızının artmasıdır. Miyelini Glia denen, beyindeki nörotik olmayan hücreler salgılar. Doğum sonrası, glia hücreleri maksimum üretime geçer, nöron hücreleri de aksonlarını uzatıp normalin çok üstünde bağlantı yaparlar.

Bebeğimizin sinir sisteminde, hücrelerin neredeyse hepsi birbiriyle bağlantılı ve daha hızlı iletim için koruyucularla sarılmış durumdadır. İçi boş böyle bir beyinin doğru algoritmaları bulabilmesi için durmaksızın etkiye maruz kalması, defalarca (ama biz yetişkinlerin anlayamayacağı kadar defalarca) aynı şeyi tekrarlaması gerekiyor. İşte bu müthiş (ya da akıl almaz seviyede kompleks) akış içinde belli bağlantılar güçlenirken, diğerleri etkisizleşiyor. Biyolojik açıdan bakarsak, miyelin kılıflar belli aksonlarda kalınlaşırken, diğerlerinde kayboluyor. Bazı sinapslar etkisiz hale geliyor, diğerleri güçleniyor. Haliyle, sinir hatları üzerinde belli yollar diğerlerine göre öne çıkıyor ve davranış ya da tepkiler belirlenmeye başlıyor.

Bebeklerin ilk 1 yıllık gelişiminde duyusal, dil ve bilişsel fonksiyonların desteklendiği sinirsel bağlantı ve bunların aktivasyonu maksimum seviyeye çıkıyor. (*) Bu çoğalma zamanla yavaşlıyor. 5 yıl içinde duyusal ve dil sistemlerindeki bağlantı ve aktivasyon miktarı yetişkin seviyesine iniyor. Bilişsel fonksiyonun yetişkin seviyesine gelmesi ise 20 yılı buluyor. Bu çerçeveden bakınca, bebeklerin düşündüğümüzden çok daha fazla potansiyele sahip olduğu, yani halk deyimiyle sünger gibi çektiklerini görüyoruz. Örneğin el çırpma hareketini defalarca gözledikten sonra, sayısız başarısız deneme yapıp, nihayet onlar da el çırpmaya başlıyor.

Bu kendi başına deneme yanılmayla öğrenme, türümüze çok ciddi üstünlük sağlıyor. İnsan dışında neredeyse bütün türlerin bebekleri bakıma ihtiyaç duymadan, doğdukları andan itibaren hareket etmeye başlayabilir. Yeni doğmuş bütün hayvanlar hemen ayağa kalkar ya da sürünerek etrafını keşfetmeye başlar. Fakat, insan bebeği bunu yapamaz. Ne hareket edebilecek kas kütlesine ne de bunu yönetecek hazırda bir sinir ağına sahiptir. Bıraktığınız yerde kalırlar. İşte bu yetersizlik, türümüzün zayıflığı olarak düşünülecek iken, avantajı olur. Beynimizin önemli bir kısmı açığa çıkmıştır. Hareket ve dengenin harcadığı sinir ağı kapasite ve enerjisi, artık etrafındaki diğer olguları anlamak, yani her türlü ses, koku, temas, tat ve görüntü için kullanılır. (**)

Zamanla, sinir ağındaki bağlantılar netleşir ve bebek etrafını daha iyi anlamaya ve uygun tepki vermeye başlar. Dokunma ve tatmanın yerini, görme, koklama ve duyma gibi daha ileri duyular alır. Fiziksel çerçevenin kurulmaya başladığı bu dönemde, bizleri diğer türlerden daha da farklılaştıran çok temel bir özelliğimiz devreye girer, dil bilgisi. Dil öğrenimi aslında soyut matematiğe giriştir. Evrensel dilin, bulunduğumuz toplumdaki varyasyonunun öğrenilmesi için açılan yoldur. (***)

Yapılan araştırmalar, bebeklerdeki dil gelişiminin düşünüldüğü gibi olmadığını gösterdi. Onlar, objelerle kelimeleri eşleştirip, sonra da bunları anlatan cümleler kurmuyorlar. Aksine, doğdukları andan itibaren fonetik bir tabana sahipler. Tam olarak anlaşılmayan bir yolla etraflarında konuşulan dili çözümleyip, sonra içerdiği kalıpları anlıyorlar. (4*) Bebeklerin dil gelişimi; onlara hem etraflarını tanıtıyor, hem de iletişim kurmalarını sağlıyor. Ayrıca düşüncelerini bu dil kapsamında sınıflandırıp problemleri çözmelerini de kolaylaştırıyor. 

Peki bunu desteklemek için ne yapılması gerekiyor? Yapılan araştırmaların gösterdiği, bebeklerle olabildiğince fazla konuşmak. Ama bu konuşmanın tekdüze değil, çok çeşitli ve derin olması gerekiyor. Bebekler bizden etrafımızdaki olan bitenle ilgili ne kadar çok şey duyarsa, bunları özümseyip o kadar fazla bilişsel aktivite yapıyorlar. Bu katkıyı yaratmak için izlenebilecek en mantıklı yol ise yüz yüze konuşmak. Ne yazık ki; televizyon, web ya da sesli kitap aynı etkiyi yaratmıyor. (Aksi olsa, bizim toplumda muhakkak bir zeka patlaması olurdu.) Tam anlamadığımız bir sebepten, fiziksel yakınlığın olmadığı bir iletişim metodu beklenen katkıyı sağlamıyor.

Onlarla bol bol konuşmak dışında diğer bir muazzam katkı, sevgi ve ilgi. Bununla ilgili uç seviyede ve trajik bir deney bunun neden ve sonuçlarını anlatıyor;

Çavuşesku'nun Romanya'daki demir yumruk döneminde, kırsaldaki aileleri büyük şehirlere kurulan fabrikalarda çalışmak üzere getirmişler. Tamamen işlerine odaklanmaları için de çocuklarını onlardan ayırmışlar, hatta yeni doğanları bile kreşlere almışlar. Sınırlı kadroyla yönetilen bu kreşlerde bebekler sevgisiz, ilgisiz büyümüşler. Sadece zorunlu ihtiyaçları (beslenme, yıkanma gibi) yerine getirilmiş.

Çavuşesku devrildikten sonra bu kreşler hakkındaki bilgi bütün dünyaya yayılmış. Konuyla ilgili araştırma yapmak için gelen psikoloji, psikiyatri, sinirbilim ve gelişim uzmanları korkunç bir manzara ile karşılaşmışlar. Bebeklerin hiçbiri bilişsel gelişimini tamamlayamamış, bakıcılarına bağlanmamış. Onlar, ilkel ve vahşi davranışlar gösteren zavallı varlıklarmış. Beyin taramalarında bilişsel aktiviteleri yaşıtlarının altında, sosyal tepkileri neredeyse yok, duygusal durumları oldukça kötü, hırçın ve gerginlermiş.

Bu bebeklerden bir kısmı, kreşlerden alınıp çocukları olmayan ailelere verilmiş. Çocuk ve ailenin ihtiyaçları yeter düzeyde karşılanmış ve bakımları garanti altına alınmış. 2 sene sonra çocukları tekrar inceleyen bilim insanları, yaşıtlarıyla aynı seviyede aktivite, bağlanma ve sosyal iletişim görmüşler. Çocuklar normale dönmüşler. Yaşadıkları ağır travmanın izleri silinmiş ve kendi ebeveynleri olmamasına rağmen bakıcılarına bağlanmışlar. Ayrıca, bu bakımın bedelli olması yani öz annenin sevgisinin çok altında olması bile bunda gözle görülür bir fark yaratmamış. Çocuklar sosyal hayata giriş yapmışlar.

İlgi ve sevgiye sahip çocuk, hayatta kalım garantisini sağlayabildiği için, etrafında olan bitene ve bunlara bağlı zihinsel aktiviteye enerjisini aktarabiliyor.

Bir sonraki yazıda, kreş yaşındaki çocukların eğitim gereksinimleri ve bunlar için yapabileceklerimize bakacağız.

Sevgiler

(*) => Önce duygu odaklı limbik sistem, sonra bilişim odaklı neo korteks yapıda aktivasyon miktarı artıyor. Kabaca ilk bir yılda duygusal ve bilişsel zekanın temeli olan, sinir ağındaki bağlantı sayısı maksimum seviyeye çıkıyor.

(**) => Doğa'nın minik dönemlerinde bana inanılmaz gelen bir hali vardı. Yatağında debelenirken ağzı yarım açık, gözleri hafif donuk etrafı süzerdi. Nefes alışına belli belirsiz bir koklama eklenmiş, her şeye dokunmak istiyordu. Bitmek bilmez bir arama ve tarama halindeydi. Yanına uzanıp bu harika halini izlerdim. Eğer bir beyin aktivite ölçeği olsa, %100 verirdi herhalde.

(***) => Burada büyük filozof Bertrand Russel'ın ışık tuttuğu bir fikir üstüne konuşuyorum. Evrende gerçekleşen her olay soyut matematikle açıklanabilir. Bundan kastım cebir, olasılık ve diğer matematik disiplinlerinin kullanımıdır. Yazacağımız her denklem özünde ortak bir dile aittir, fiziksel olayın beyinde bir soyutlamasıdır. Haliyle, farklı kültürler (ve belki farklı zeki türler) arasında ortak bir anlatım ve çözüm yolu olabilir.

(4*) => Bununla ilgili Almanya'da yapılan bir araştırmaya göre, 4 aylık bebeklere İtalyanca cümleler dinletmişler. Örneğin "Abin buraya geliyor" gibi. Defalarca bu cümle bebeklere tekrarlanmış. Sonra bu bebeklere İtalyanca şarkılar dinletilmiş. Bu şarkılarda benzer bir cümle geçiyormuş, ama "Abin buraya gelmek" gibi yanlış bir formatta. Bebeklerin beyin taramasında, bu farklı versiyonu duyduklarında sinirsel aktivasyonda farklar görülmüş. Bebekler İtalyanca bilmemelerine rağmen, iki cümle arasındaki farkı anlıyorlarmış.


bottom of page