top of page

Alman Savaş Makinesi -9 (Propaganda)

Alman Savaş Makinesinin bu kadar hırçın, korkunç ve acımasız olmasını sağlayan faktörlerden birisi de toplumun sosyal ve psikolojik dönüşümüydü. Bu dönüşümü sadece soykırım yapılan imha kamplarına bağlayamayız, çünkü Alman toplumunun büyük bir kısmı bundan habersizdi (Ya da üç maymunu oynuyordu). Bunun yerine bütün toplumu ilgilendiren bir fikir birliğine bakmalıyız; Lebensraum ve Aryan Irk teorileri.

Almanların yaşam alanının büyütülmesi Nazilerden çok önce geliştirilmiş bir fikirdi. İngiliz yada Fransızlar gibi koloniler kurarak bir imparatorluğa dönüşme fikri, 19. yy'da ortaya atılmış ve savaş propagandasında bol bol kullanılmıştı. Nazilerin farkı fikri daha ürkütücü bir hale getirmeleriydi. Orijinal fikirdeki gibi, bütün Doğu Avrupa ve Sovyet toprakları (Barbarossa'da hedeflendiği gibi) ele geçirilecekti. Bunun üstüne, o bölgede yaşayanlar Aryan Irk teorisine göre sınıflandırılacak ve düşük insan (Untermensch) kategorisine girenler imha edilecekti. İmhanın iki yolu vardı; ya toplama kampları, ya da daha ucuz olan açlıktan ölmelerini sağlamak. Bu operasyonlar tamamlandıktan sonra, Alman halkı bu geniş topraklara yayılıp en az dört çocuk yapmak kaydıyla devletin bütün imkanlarından faydalanacak ve üstün ırk Dünyaya hükmedecekti. Naziler, sürekli bu fikrin propagandasını yaptılar. Tabi soykırım kısmı hariç...

Almanların neden böyle bir yaşam alanına yayılması gerektiği sadece ekonomik sebeplerle açıklanamazdı. Nazilere göre bu bir hak edişti, çünkü onlar Aryan Irktan geliyorlardı. Kökleri Roma İmparatorluğunu yönetenlere dayanan bu ırkın kurduğu imparatorluk karşısında herkes eğilmeliydi. (*) Kendileri dışındaki toplumu 3 sınıfa ayırmışlardı. Birincisi; İngiliz, Fransız ve İskandinavya'dan oluşan, üstün ırkın parçası olup, zaman içinde bunu unutanların sınıfıydı. Tekrar Almanlaştırılabilirlerdi, bu yüzden onlarla ilişkiler devam edecekti. İkincisi; İtalya, İspanya gibi daha düşük profilli ama Aryan Irka yakın toplumları kapsıyordu. Bu toplumlar Aryan Irka giremezdi, ama yerlerini bildikleri sürece ilişkiler devam edecekti. Üçüncüsü ise aşağılık ırkların yer aldığı kısımdı. Doğu Avrupa ve Sovyetleri oluşturan Slav ırkı bu kapsamdaydı. Yahudiler ve Bloşevikler de birer ırk haline getirilmiş, kötü olan her şeyin onlardan kaynaklandığı ileri sürülmüştü.

Yine de, bütün bu düşük ırkların içinde Aryan kanına sahip olan insanlar bulunuyordu. Örneğin, yaptıkları ölçümlere göre (?) Ukrayna'da "Almanlaştırılabilecek" %10 civarı insan vardı. Bu amaçla çocuklara el koyup Almanya'ya götürdüler. Özel kamplarda eğitime aldıkları çocukların uygun olmayanları (?) imha kamplarına gönderilirken, kalanlar yoğun bir beyin yıkama programına alındı. (**)

Peki bu kadar tehlikeli fikirler nasıl oldu da toplumda geneli oluşturan, kendi halinde insanlar arasına yayıldı? Bununla ilgili önce, Bertrand Russel'ın, Nobel Edebiyat Ödülünü alırken yaptığı konuşmadan bir kısmı paylaşmak istiyorum;

"Asil duygularla bir araya gelmiş gibi görünen büyük kitleleri gördüğünüzde, yüzeyin altına bakmak ve bu duyguları tetikleyen şeyin ne olduğunu sormak gerekir. Psikolojik bir sorgulama yapmak, bunun altında gizli bir kitlesel nefret ve gücü ele geçirmek için saklı bir tutku olduğunu bize gösterecektir."

Russel'ın tespiti, nefret ve iktidar hırsı üstüne. Buna Naziler için kibiri de eklemeliyiz. Yani, fikirlerinin arkasında kendi dışındakilere karşı bir nefret, toplum ve dünyaya karşı bir iktidar tutkusu ve bunu çok kolay yapabileceklerine inandıran kibir vardı. (***)


Peki toplum buna nasıl güdülendi? Bu noktada karşımıza Nazi Propaganda aygıtı çıkıyor. Hitler, Kavgam'da bunun ilk işaretini veriyordu. Ona göre toplumun ortalaması akıllı değildir, çocuksu bir havası vardır ve iyi bir iletişim aygıtıyla yönlendirilebilir. Fakat, karmaşık fikirleri anlaması beklenemez. Bunun yerine kısa ve net olgulara odaklanıp, bıkmadan usanmadan bunlar tekrarlanmalıdır. Ayrıca, topluma bir marka, bir birlik imajı sunulması gerekir. Bu ulus imajının altında toplanacak Alman halkı, yönetime sonsuz şükran ve itaat sunacaktır. (4*)

Özetlersek; bir kimlik oluşturup, bunun propagandası yapılmalıydı. Hitler bu konuda çok şanslıydı; çünkü hem kendi hitap yeteneği çok güçlüydü, hem de propaganda işinden çok iyi anlayan bir yardımcısı vardı; Joseph Goebbels.

Joseph Goebbels ziraat okumuş olmasına rağmen, yazar olmak istemiş, ama yazıları kabul görmemişti. Tam bir Yahudi düşmanıydı ve bulunduğu her ortamda onları kötülüyordu. Nazi partisine girdikten sonra, propaganda işine geçti ve bunda çok başarılı oldu. O da Hitler gibi, konuşmalarını ayna karşısında tekrarlayıp, yüz mimikleri ve vücut hareketlerini eğitiyordu. Bunun sayesinde, kitlenin nabzına göre duygusal tepkilerini düzenleyip ilgiyi yüksek tutmayı başarıyor, dinleyenlerde coşkuyu yaratıyordu.


Kısıtlı imkanlarına rağmen, bol bol poster ve broşür bastırıp, gönüllü üyelerin bunları her tarafa dağıtmasını sağlıyordu. Posterlerin dizaynını bizzat kendisi yapıyordu. Çarpıcı ve kontrastlı renkleri seçip (kırmızı her zaman olacak şekilde), başlığı kriptik veriyordu. Önünden geçenin ilgisini çeken ama tam anlamadığı bu başlık, altında yazanları okumaya itiyordu. O ve partinin diğer üst düzey yöneticileri, propagandanın en etkili aygıtının büyük miting ve yürüyüşler olduğunu anlamışlardı. Milyonlara varan katılımlarla yapılan bu mitingler, dinleyenleri büyüleyen konuşmalar, birlik hissi ve çıldırmış seviyede ulusal özgüven yaratıyordu. 


Naziler 1933'de iktidara geldiklerinde halkın %33'ünün desteğine sahipti. Çoğunluğu kontrol altına alıp, Savaş Makinesini kurabilmek için daha büyük bir desteğe ihtiyaçları vardı. Bunu da iki yoldan sağladılar; Propaganda Bakanlığı ve SS örgütü. Propaganda bakanlığının başına Goebbels geldi. Her türlü yayın, sansür, kültür ve sanat onun kontrolündeydi. Bakanlığında Hitler'in taktiğini kullanıyor, çalışanların sorumluluklarını birbirine karıştıran görevler verip, çatışmaya sürüklüyor ve böylece bütün kontrolü kendi elinde tutuyordu. Bu çelişkiye sürükleyen tarzı yüzünden Hitler dışında kimse onu sevmiyordu. Ama, o taptığı Führer'inden başkasını görmediği için hakkındaki eleştirilere kulak asmıyor, propaganda aygıtına odaklanmaya devam ediyordu. Miting ve gösteriler devam ediyor, yazılı basın onun kontrolünde ilerliyordu. Bunların üstüne iki silah daha ekledi; Sinema ve Radyo. 


Sinema'da çok yetenekli birisiyle çalışıyordu; Leni Riefenstahl. Bu ünlü yönetmen, Nazi partisi için çok önemli propaganda filmleri çekti. Yapımları arasında önemli bir yer tutan, 1936 Olimpiyatları için çektiği bir film vardır. Festival of Nations, sadece iyi bir yönetmenin güzel bir kurgusu, ya da olimpiyat gösterileri olarak değerlendirilmemelidir. Bu yapımın özellikle ilk 15 dakikasında çok önemli bir propaganda vardır; Aryan Irkının güzelliği. Erkekler atak, uzun, yakışıklı ve maskülen görünür. Kadınlar yine güzel, çekici ama masumdur. Bu Alman toplumu için bir öngörü, bir ulus markasıdır. Bu dönemde çekilen filmlerin izleyici sayısı 40 milyonu geçmişti. Alman toplumu bu görsel şovların arkasındaki mesajı benimsemişti ve kendini farklı görüyordu. Hitler Gençliği gibi örgütlerde, yoğun spor aktiviteleriyle, ırkın fiziksel güzelliği ön plana çıkartılıyor, fikir sahaya yayılıyordu. 


Goebbels'in diğer bir propaganda aygıtı ise radyoydu. Sinema kadar etkiliydi, çünkü evlerin içindeydi ve anında kitleye ulaşabiliyordu. Tek sorun, dinleyicinin sıkılınca kapatıp dinlemeyi kesmesiydi. Ayrıca, sadece maddi durumu iyi kişilerin radyosu vardı, yani asıl hedef olan alt kesime ulaşmak zordu. Bu yüzden sanayinin ilgili kesimleriyle (AEG ve Siemens gibi) ortaklaşa bir projeye gidip, ucuz radyo üretimi başlatıldı. Kısmen başarılı olan projeyle dinleyici sayısı arttırıldı. İlginin yüksek kalması için, propaganda yayınları müzik ve diğer eğlence programları arasına paylaştırılıp sunuldu. Radyonun dezavantajı, ülke dışından gelen yayınların takip edilebilmesiydi. Önüne geçebilmek için, ölüm cezası konuldu. Dinlendiğinin ispatı çok zordu, ama Nazi'lerin elinde bunun da üstesinden gelecek bir silah vardı; Gestapo. Gizli polis, istihbaratla bu kişileri yakalayıp cezalandırıyordu. Bunun için delilleri vardı, ya da herkes öyle sanıyordu. 

Nazilerin diğer propaganda silahı SS'di. Schutzstaffel, Nazilerin Rejim Muhafızıydı. Örgütün lideri, Heinrich Himmler, Nazi partisinin en güçlü önderlerinden birisi ve Holocaust (Soykırım) fikrinin dizaynını yapıp harekete geçiren kişiydi. SS'lerin kurumsal dizaynını da Himmler yapmıştı.

Teknik olarak içişleri bakanlığına bağlı olmasına rağmen, sadece Führer'in emirlerine cevap verecek şekilde kurgulanmıştı. Yahudilerle soydan bir ilişkisi olmadığını ispatlayan herhangi bir Alman vatandaşı SS’lere katılabilirdi. Bu soy incelemesi çok önemliydi. Araştırma 1800, hatta bazı roller için 1750'ye kadar inebiliyordu. SS'ler ülkedeki polis gücünü de kontrol altına almıştı. Ayrıca, Gestapo (Gizli Polis) onların kontrolündeydi ve hareketlerini sorgulayabilen hiçbir kurum yoktu. SS'ler kendi içlerinde askeri birlikler kurup savaşa da katılmıştı. Fakat, mevcut silahlı kuvvetlerin performansına ulaşamamış, özellikle doğu cephesinde çok fazla kayıp vermişlerdi. Bunların dışında, SS'lerin ünlenmesini sağlayan başka bir görevleri vardı; Toplama ve İmha Kamplarını yönetmek. Bunun yanında, doğu cephesinde ordu ilerlerken geride kalan topraklarda Yahudi ve Bolşevik avını SS'lere bağlı Einsatzgruppen denen birlikler yapmıştı.

Özetle, SS'ler devlet içinde bütün kurumlardan bağımsız, kuralsız, dosta ve düşmana korku salan, şeytani bir örgüttü. 30'lu yıllarda üye sayısı milyonu aşmış, ordudan sonra en kalabalık kurum haline gelmişti. SS'ler direk propaganda için çalışmazdı, ama rejimi korumak için tersi yönde ilerleyen herkesi cezalandırırdı. Üyeleri, genellikle alt kesimden gelen ve eğitim seviyesi düşük, cahil ve muhafazakar insanlardı. Bu başıbozuk sürüsü bir araya gelince, bir kimlik sahibi olmuştu. Siyah kıyafetleri, kurukafa armaları ve SS simgeleriyle, bireysel mücadeleyle asla ulaşamayacakları bir mertebeye gelmişlerdi. Sadece etrafa caka satmakla kalmıyor, insanların hayatına da karar veriyorlardı.

Görünümlerine özellikle değinmek istiyorum, çünkü stilleri bir harikaydı. Düşük profilli ve(ya) ciğeri beş para etmez bu sürüler, bir anda boylu poslu, ince kesim kıyafetler içinde tehlikeli bir çekiciliğe bürünmüşlerdi. Bu konuda Hugo Boss'un şirketinin katkısı çok önemlidir. Ekonomi bölümünde aktardığım gibi, kar hırsına kapılan bütün sanayi patronları gibi, Hugo Boss da bu işe girmiş ve devletin bütün kademelerini giydirmeye başlamıştı. Özellikle ordu ve SS kıyafetleri herkesi etkilemişti. (5*) Yani moda; propagandanın önemli bir aygıtı olarak kullanılmış, halkı rejime doğru çekmişti.


SS'ler, işsiz güçsüz, geleceği karanlık ve kararsız bir kesime ışık tutmuştu. İnsanların okumak, çalışmak gibi bir derdi kalmamıştı. SS'e katıldıkları anda, gelecekleri garantilenirken, bir de üstüne zorbalıkları alkışlanıyordu.

Sonuç olarak, Naziler dönemlerinde ulaşabildikleri bütün propaganda aygıtlarını sonuna kadar çalıştırdılar. Her tür medya aracını kullanıp, çok büyük mitingler ve yürüyüşlerle insanları kendilerine çektiler. Havada kalan fikirleri, SS gibi bir örgütle zemine oturttular ve çoğunluğun diktasını başlattılar. Sadece Yahudiler ya da Bolşevikler gibi aşağı gördükleri ırkları değil, etraflarında kendilerinden üstün görüp de garez duydukları insanlara da zarar verdiler.

Nefret, iktidar hırsı ve kibir bir araya gelip bu kitlelere can verince, Alman Savaş Makinesi işler hale geldi. Peki bu hareket durdurulabilir miydi? Bunun için Russel'ın yazının başında verdiğim konuşmasının devamını paylaşıyorum;

"Dolayısıyla bu durumdaki kitlelerin kurtuluşu ve genelde dünyayı mutlu etmek için gerekli olan şeyin zeka olduğunu söyleyebilirim. Ve sonuçta, bu iyimser bir düşüncedir, zira zeka, insanlarda rahatça bulunan ve bilinen eğitim yöntemleriyle desteklenebilecek bir şeydir."

Sevgiler

(*) => Kurdukları imparatorluğa 3. Reich diyorlardı. Birincisi Roma İmparatorluğu, ikincisi Bismarck zamanı Almanyası için düşünülmüştü. 3. Reich, Alman tarihindeki en başarılı imparatorluk olacaktı.

(**) => Beyin yıkamada gayet başarılı olmuşlar. Müttefikler kamplara girdiklerinde, çocukların bir kısmını sağ salim bulmuşlar. Aile ve ülkelerine geri göndermek istemişler; fakat çocuklar orijinlerinden nefret ediyor ve Almanya için savaşmak istiyormuş. 

(***) => Kibir kendisini çok belli etmeyen ve bazen özgüvenle karıştırılan bir duygudur. Tasviri zor olan bu duyguyu özellikle Dostoyevski çok iyi anlatır. Kumarbaz'daki anlatım benim favorimdir.

(4*) => Hitler'in 1. Dünya Savaşı sonrası gençlik yıllarını anlatan önemli bir fim var; Max. Bu filmde, savaştan döndükten sonra onun nasıl politikaya atıldığını izleriz. Politikayı bir sanat olarak gören genç Hitler'in, yeni bir ulus ve onun insanları üzerine çizimleri görülür. Aslında toplumun tamamını içine alacak bir marka yaratmaktadır. Ayrıca, çok iyi olduğu hitap sanatını keşfi de anlatılır. 

(5*) => Hugo Boss'un Nazi kıyafetlerini üretmesi üzerine bir belgesel var; Hugo Boss' Secret Nazi History. İzlemenizi tavsiye ederim. Modanın nasıl bir propaganda aygıtı olarak kullanılabileceğini anlatıyor.



bottom of page