top of page

Korku Edebiyatı - 1 (Vampirler)

Merhaba,


Kötülüğün Tarihi - Özel Dosya (Vampirler) bölümünde vampir kavramının folklorik kökeni hakkında konuştuk. Bu yazıda ise kurgusal vampir edebiyatının önemli eserlerine bakacağız. Kurgusal vampire atfedilen özellikler yazarına göre değişmekle beraber bazı ortak yönlere sahiptir; kan içerler, yaşayan ölüdürler (undead), lanetli varlıklardır ve soluk tenlidirler. Bunlar en çok sevilen özellikleridir. Bazıları yarasa ve kurt gibi çeşitli hayvanlara dönüşebilir. Genellikle narin görünümlü ama buna rağmen muazzam güçlü, büyülü varlıklardır. 19. yy'da revaçta olan varyantı aristokrat ya da soylu bir aileden gelen, entelektüel ve gizemli karakterlerdi. 20. yy'da da bu devam etmişti ama ana karakterin yanına çabuk harcanacak daha zayıf, alt sınıf vampirler de eklenmişti. Bütün bu vampir tiplerini toplayıp, ortak zayıf yönlerine bakarsak; kesin çözüm kalbine saplanan kazıktır, ama aşırı güçlü olduğu için ancak tabutunda uyurken yapılması mümkündür. Bu da zor bir iştir çünkü tabutunu bulmak kolay değildir. Bazıları, bir çok tabut arasında büyüyle gezebilir, iş daha da karmaşık hale gelir. Diğer bir genelleme güneşten çekinmesidir. Çekinme diyorum çünkü 19. yy'da vampirler güneşe çıkınca küle dönüşmüyordu. Bazı varyantlarda haç, kutsal su gibi cadılık ve öncesine ait egzorsizm (şeytan çıkarma) ritüelleri işe yarayabilir. Folklor kökenli sarımsak, ayna (ruhu olmadığı için kendisini görmez ve korkar) gibi şeylerin de etkili olduğu görülmüştür.


Bunların arasında en etkilisi başında belirttiğim kalbe saplanan kazıktır. Bir önceki yazıda belirttiğim gibi kökeni altı bin yıl öncesine gider. Bu ölüye eziyet ritüelleri, Avrupa'daki cadı avına dahil edilememiştir, çünkü bu gelenek pagan dinlerine ait değildi. Tek tanrılı dinlere inananlar gibi paganlar da vampirlerden korkuyordu. Bu çılgınlığa sebep olan şey daha derinlerde bir yerde saklıydı. Bunu İlkel Dinler Tarihi dizisinde görüyoruz. O yüzden cadılar ve vampirler (ki folklorik kökenleri aynı olsa da) Avrupa'da tamamen ayrılmış, edebiyatta da izini bu şekilde bırakmıştır. Şimdi önemli edebi eserler ve hikayelerine bakalım.


1815 yılında Endonezya'da Tambora adlı yanardağının patlamasıyla bütün dünyayı bir kül bulutu sardı. Sıcaklık fark edilecek oranda düştü ve 1816 yılı "Yazsız Yıl" olarak tarihe geçti. Tam bu dönemde ünlü İngiliz Şair Lord Byron alacaklılarından kaçmış, Cenevre Gölü kıyısındaki Diodati Villası'na yerleşmişti. Yanında özel doktoru John William Polidori de gelmişti. Bütün yazı bu evde beraber geçireceklerdi. Bu arada, şair Percy Shelley ve eşi Mary Shelley de yakında bir ev tutmuş, Byron ve erkanını sık sık ziyaret ediyorlardı. Haziran ayı çok yağmurlu geçiyor, grubumuz kapı önüne bile çıkamıyordu. Hatta, kesintisiz süren bir yağmur onları 3 gün evde mahsur bırakmıştı. İşte bu dönem, benim adlandırmamla "Diodati Çetesi" edebiyatın karanlık dehlizlerine inmeye karar verdi. Byron'ın önerisiyle herkes bir korku hikayesi yazacak ve içlerinden en iyisi seçilecekti. Lord Byron, bir vampir öyküsü yazmak istedi ama yarıda kaldı. Percy, daha başında pes etti. Geriye kalanlar tarihe geçen iki önemli eseri kaleme aldılar; Mary Shelley Frankenstein'ı, Polidori ise Vampir adlı öyküsünü yazdı. Frankenstein'ı başka bir yazıya bırakıp, edebiyat tarihindeki ilk vampir hikayesiyle devam edeceğim.


Polidori söylendiğine göre bu öyküde Lord Byron'ın vampir dizaynından esinlenmişti. Karanlık kahramanı bir aristokrattı, çekici bir görünümün ardında çok tehlikeli bir kimliği vardı. Lord Ruthven adını verdiği vampir, diğer yazarlara örnek olacak ve soylu vampir geleneğini başlatacaktı. Bilinen bir zayıf yönü yoktu, zaten öykü bunu işlemiyordu. Asıl olan onun yarattığı trajedi ve kurbanlarına nasıl acılar çektirdiği üzerineydi. Bu öyküyle beraber vampir edebiyatında kurbanlar da önem kazanmış, karakterleri oldukça detaylı betimleniyordu. Polidori, Lord Byron'dan esinlendiği bazı özellikleri Lord Ruthven'e katmıştı. Aslında bu ikili pek iyi geçinemiyordu, kısa süre sonra yolları ayrılacaktı. Vampirine lordunun özelliklerini katması öfkesinden mi yoksa hayranlığından mı oldu, bilmiyoruz. Bu konuya özellikle değinmemin sebebi, Polidori'nin gözünde Lord Ruthven'in gerçekte neyi ifade ettiğinin tam olarak anlaşılmaması. O kötü kalpli bir canavar mı, yoksa düşmüş bir melek miydi?


Bunu biraz daha açmakta fayda var. Diodati Çetesi yağışlı haziran gecelerinde, şömine başında bol bol Kayıp Cennet okuyordu. Kötülüğün Tarihi serisinde işleyeceğimiz bu muazzam eser, Hristiyanlığın yaradılış öyküsünü baz alıyor, meleklerin düşüşü, ilk günah ve cennetten kovulmayı anlatıyordu. Sunduğu Lucifer karakteri öylesine görkemli ve büyüleyiciydi ki, Byron da, Percy Shelley de ona methiyeler düzmüş, Modern Çağın Prometheus'u olarak adlandırmışlardı. Polidori'nin babası da Kayıp Cennet'in ilk İtalyanca çevirisini yapan kişiydi. Hem soydan hem de sosyal çevreden gelen bir övgüyle Lucifer'a öykünüp, Lord Ruthven karakterini ikircikli yaratmış olabilir. Her ne kadar günümüz için klişe diyebileceğimiz bir senaryoya sahip olsa da, Vampir zamanı için büyük sansasyon yaratan, kendi türü için bir ilkti. Kadim bir geleneğinin edebi metinlerdeki öncü bir yansımasıydı. (*)


Diğer bir önemli vampir romanı ise Carmilla'dır. İrlandalı yazarı Sheridan La Fanu, eşinin ölümü sonrası eve kapanıp sosyal hayatla bağını kesmiş ve kendine doğaüstü hikayelerle örülü ayrı bir dünya yaratmıştı. Ölmeden bir sene önce yazdığı Carmilla'nın üç önemli ayırt edici özelliği vardı.

  • Canavara karşı güçlü bir rakip; Doktor Hesselius. La Fanu, Dracula'dan bildiğimiz Van Helsing karakterinin öncülü bu doktor için entelektüel ve akıllı bir karakter çizmişti. Böyle bir karakterin varlığı, eseri okuyanın gözünde vampiri daha da güçlü ve soylu kılıyordu. Çünkü bu vampir kaba kuvvete başvurulmadan, ancak etraflı bir analiz ve detaylı çalışmayla yenilebiliyordu.

  • Kadın vampir. Folklorde (bu yazı dizisinin ilk maddesinde gördüğümüz gibi) kan emen vampir mitinin ilki bir kadındı; Lilith. Bunu örnek alarak, edebiyata ilk kadın vampir bu kitapla tanıtıldı. Carmilla genç, soluk tenli, çok güzel ve soylu bir kadın olarak çıkar karşımıza. Şüphelenmemizi gerektirecek hiçbir şey olmaz. Durup durmadık yerde saldırmaz insanlara. Hoş sohbettir, akıllıdır, çekicidir. Güneşten çekinmez ama çıkmayı da pek sevmez. Bütün gün uyur, geceleri gezer ortada. Buradan da bir şeye varmak pek mümkün değildir. Carmilla, tam bir soru işaretidir okuyucu için.

  • Eşcinsel tavırlar. Carmilla beklendiği gibi karşı cinse, genç erkeklere saldırmaz. La Fanu'nun kitabında tam adını koymadığı bir eşcinsellik vardır. Bu vampirimizi daha da çekici yapar. Genç kızlara musallat olur ama bunu bir kadın dokunuşuyla yapar. Ona kızacağınız, zulüm dolu bir sahne yoktur. Carmilla, kurbanına biraz yakın durur, belki saçlarını tarar, tenine dokunur... Sahnede gördüğümüz bu kadife dokunuşların ötesinde bir şey vardır, bunu hissederiz. Bize gösterilmeyen gecelerin şafağında kurban genç kızın hep biraz daha solduğunu görürüz. Carmilla, onu yatağında ziyaret eder ve gerisi bizim hayal gücümüze kalır. Bu cinsel içerik, özellikle 20. yy vampir edebiyatı ve sinemasında bol bol kullanılmıştır. Diğer canavar türleri ürkütücü ve korkutucuyken, vampirler fit, genç, güzel veya yakışıklı, genellikle yarı çıplak, kelimenin tam anlamıyla çok seksidir. Bu sinema uzantısına bir sonraki yazıda gireceğim için burada kesiyorum, biraz daha uzatırsam yanlış anlaşılacağım... :) (**)

Vampir edebiyatının en önemli eseri Dracula'dır. Bram Stoker, vampir geleneği, folklörü ve edebiyatını kökünden etkileyen bu karakteri yaratmak için uzun bir süre Avrupa tarihinde yer eden vampir miti üstüne çalıştı. Ayrıca, bu yazı dizisinin bir önceki bölümünden tanıdığımız Arminius Vambery'nin danışmanlığı da buna çok katkıda bulundu. Stoker, Türkolog Vambery'yle düzenlediği bir konferansta tanışmış, Balkan medeniyetleri tarihi ve mitlerle ilgili sunumunu çok beğenmişti. Bir araya geldikleri bir vakit, Vambery ona Evliya Çelebi'nin Seyahatname'sinde geçen kan emen vampir miti ve Kazıklı Voyvoda olarak bildiğimiz Vlad Tepeş'i anlatmıştı. Stoker da, kendi araştırmalarına bunları katıp Kont Dracula'yı yarattı. Bu etkileyici vampirin bazı yeni özellikleri vardı. Kurt ve yarasa dışında sise dönüşebiliyor, kurbanının yatak odasına kapı ya da pencerelerdeki boşluklardan sızıp kolayca girebiliyordu. Düz duvarda kertenkele gibi geziyor, istediği yere tırmanabiliyordu. Vampir tarihinde ilk defa köpek dişleri uzun ve sivri bir canavar vardı karşımızda. Bundan sonra göreceğimiz bütün vampirlerin sivri dişleri olacaktı, bu onların alametifarikası olmuştu. Bunların yanında bazı standartlar korunmuştu; güneşte kalırsa ölmüyor ama güçsüzleşiyordu, ancak kalbine kazık saplanır ya da başı kesilirse ölüyordu. Karşısında ünlü Van Helsing karakteri vardı. Stoker'ın Arminius Vambery'den esinlenip yarattığı düşünülen bu karakter, edebiyat ve sinemada etkisini gösterecek, en az Sherlock Holmes kadar ünlü olup, Dracula'dan ayrı film ve dizileri çekilecekti.


Kont Dracula çok güçlüydü, zekiydi ve gizemliydi. Kaba kuvvetle alt edilemeyecek bu haşin yaratığın psikolojisi anlaşılmalı ve buna göre davranılmalıydı. İşte Van Helsing bu görevi üstleniyor, canavar hakkında detaylı analizler yapıp önemli tespitlere ulaşıyordu. En çok hoşuma giden tespiti Dracula'nın 400'ü aşan yaşına rağmen bir çocuk olmasıydı. Bu yüzden bir çocuğun açısından bakıp, ne yapacağını, ne tepki vereceğini tahmin etmeliydiler. Bekledikleri gibi (yani bir çocuk gibi) kolay motive oluyor ya da hüsrana uğrayıp panikliyordu. Bir çocuğun korkularına sahip olduğu için üstüne gidilince kaçıyordu. Stoker, canavarının zayıf tarafını çok incelikli seçmişti. Böylesine güç sahibi bir karakteri, normal insanlardan oluşan bir ekibin alt edebilmesi için ya ellerinde büyülü bir şey olacaktı, ya da şans eseri üstesinden geleceklerdi. Her iki versiyonla yazılacak bir roman eğlenceli de olsa zaman içinde etkisini kaybedip kütüphanenin tozlu raflarında unutulur giderdi. Ama Stoker’ın dizaynıyla, görkemli vampirin gayet anlaşılır bir zayıf yönü oluyor ve okuyucu üstündeki etkisi sürüyordu.


Vampir edebiyatı bu eserlerden sonra da devam etti. Anne Rice'ın Lestat'ı ya da Marvel'in Blade'i 20. yy'a damgasını vurdu. Ama hiçbirisi 19. yy'ın bu başyapıtlarını yerinden edemedi. Onun yerine görselliği ön plana çıkarıp, okuyucu yerine izleyiciyi kendilerine çektiler. Bir sonraki yazı da vampir geleneğinin sinemadaki örneklerine bakacağız.


Sevgiler


(*) => John Polidori'nin bu öyküsünü Vampir adlı kitapta okuyabilirsiniz.

(**) => Sheridan La Fanu'nun novellasını Carmilla adlı kitapta okuyabilirsiniz.

(***) => Bram Stoker'ın romanını Dracula adlı kitapta okuyabilirsiniz.

Comments


bottom of page