top of page

İlkel Dinler Tarihi - 22 (Ata Kültünün Evrimi-2)

Merhaba,


Ata kültüyle ilgili incelemeye kaldığımız yerden devam ediyoruz. Hıristiyanlık kendi dinsel modeli için ortodoks tanımını dört unsur altında toplamıştı. Mircea Eliade'den aktaracağım bu yapı;

1. Eski Ahit'e ve belgelerce doğrulanmış havari anlatılarına bağlılık

2. Mitolojileştirici imgelemin aşırılıklarına karşı direnç

3. Sistemli düşünceye (demek ki Yunan felsefesine de) saygı

4. Toplumsal ve siyasal kurumlara, kısacası Roma dehasına özgü bir kategori olan hukuksal düşünceye verilen önemle tanımlanır.

Böylece Hıristiyanlık, Yahudiliğin yaklaşık 2 bin yıllık mirasını resmen sahipleniyor ve karizmatik havarilerinin anlatımlarıyla din felsefelesini somutlaştırıyordu. Yahudiliğe nüfuz eden eski çağ düşünceleri korunmakla beraber, dışarıda kalmış (gizem tapıları gibi) aşırılıklara karşı ciddi direnç gösteriyor, onları ya yok sayıyor ya da şeytanın işi olarak görüyorlardı. İyimser ve bütünleyici olarak niteyebileceğimiz inançları kendi modellerine dahil etmiş, potalarında eritip birer simgeye çevirmişlerdi; Artemis'in Meryem'e dönüşümündeki gibi. Hıristiyanlık öğretisinde bir devlet yapılanması yoktu, sadece ahlaki çerçeve çiziliyordu. Antik Yunan felsefesiyle etkileşim sayesinde sistemli düşünce mekanizması içselleştirilmiş, ya da bilinçaltına gömülmüştü. Özellikle bilinçaltı diyorum, çünkü bu sistematik yaklaşımı kullansalardı cadı avı gibi dünya tarihinin en korkunç ve saçma sapan dönemlerinden birisi yaşanmazdı. Karanlık dönemin sonunda, aydınlanma çağıyla beraber rasyonel düşüncenin gelişimi, aydın kesimin düşüncelerinde dirilen Antik Yunan felsefesiyle başlamıştı. Hıristiyanlık, büyük bir uygarlığın, Roma İmparatorluğu'nun içinde gelişen, yayılmaya çalışan diğer dinsel yapıların aksine, Roma devlet yapısı ve hukukunu benimsemiş, kendi organizasyon ve operasyonel süreçlerini de ona uydurmuştu. Bunun iyi yanı mevcut imparatorluğun içinde yeşermesinin kolaylaşması, kötü yanı ise günümüzde bile hala bu yapıya sadakati yüzünden performansının ciddi oranda düşmüş olmasıdır.


Hıristiyanlık için ilk birkaç yüzyıl çok zor geçmiş, Roma yönetiminin saldırı, eziyet, işkence ve katliamlarına maruz kalmış, ama üyeleri canları pahasına direnmişti. O dönemin tarihçilerinin de dile getirdiği gibi, bu küçük toplulukta sarsılmaz bir iman ve manevi güç vardı. Ayrıca, zamanlarının çok ötesinde bir dayanışma sergiliyor, kendilerinden olsun olmasın herkese yardım ediyorlardı. Cemaatleri dulların, yaşlıların, öksüzlerin bakımını üstleniyordu. Salgın ve kuşatmalarda yaralılara bakıyor, ölüleri gömüyorlardı. İmparatorluğun kenara itilmiş, yalnız, çaresiz ve umutsuz kesimine sahip çıkıyor, ellerinde avuçlarında ne varsa onlarla paylaşıyor, varlıklarına (kilise bünyesinde) bir anlam kazandırıyorlardı. Toplumsal, ırksal ve entellektüel hiçbir engel bulunmadığı için herkesi kabul ediyorlardı. Gruba katılan her birey, alt üst ilişkisi ve hiyerarşi yaşanmadan kendisini bu sistemin içinde var edebiliyordu. Hıristiyanlığın, devletin resmi dini oluncaya kadar geçen bu ilk dört yüzyılı, tarihte insanoğlunun kardeşçe, iyimser, merhametli ve belki de en önemlisi eşitlikçi bir yapıda yaşadığı eşsiz bir dönemdi. Sonrası malum; din iktidarı kazanınca farklılaşmaya başladı, bu sonraki yazı dizimizin bir konusu olacak.


Bu genel özet sonrası ata kültünün Sami dinlere girişini yorumlayarak, yazı dizimizi (nihayet) toparlayalım. Fakat, önce elimizden geldiğince, incelediğimiz bu hassas düşüncelerin bir kez daha tanımını yapalım. Büyük sümerolog Samuel Noah Kramer'ın anlatımıyla bir din tanımı paylaşıyorum;

Din terimi insanların, kendilerinden ve bu dünyada kendilerini çevreleyen her şeyden köklü biçimde yüksek olduğu için içgüdüsel ve anlaşılmaz biçimde korktukları bir düzen karşısındaki tavırlarını tanımlar. Hayatımızı ve kişiliğimizi tamamladığını, zenginleştirdiğini hissettiğimiz kendi türümüzden bir başka bireye doğru bizi güçlü biçimde çeken, aynı derecede kendiliğinden ve akla uymaz başka bir itkiyle, yani aşkla kıyaslanabilir ancak. Dinin aşktan farkı ise izlediği güzergahtır, yatay düzlemde "ötekini" arayan aşktan farklı olarak, dikey düzlemde "doğaüstünü" arayışta şekillenir.

Okuduğum birçok kaynağın çok ötesinde, bu kadar basit ama derin ve güzel bir tanımla karşılaşıyorum. Kramer'ın dini inançla aşkı karşılaştırması, her ikisinin de rasyonel düzlemden ne kadar uzak olduğunu gösteriyor. Ayrıca, dini inançlar insanın en derin, biricik ve kişisel çerçeveden çıkan tercihlerinin sonucudur. Kişisel deneyime bağlı bu tercihler sorgulanamaz, aksi ikna edilemez ve yapılacak her eleştiri kişiliğe bir saldırı olarak algılanır. Bu yüzden yazı dizimizi ilkel dinlerle sınırlayıp, baskın inanç sistemlerine dokunmuyor ama bunların içeriğindeki antik (ve belki kadim) etkiyi anlamaya çalışıyoruz. İşte bu çerçevede bakarsak ata kültü artık nerede? Cevabı basit; her yerde.


Sami dinlerin kozmogonisinde hiyerarşik bir yapı görüyoruz. Bize kendisini göstermeyen, bulutların ardında durup etkisini tarihsel (mitsel) olaylarla ifade eden tanrı (ata), bize oğlu aracılığıyla sesleniyor. Oğlu, onun evrensel (ve kozmolojik) sistemin en tepesinde olduğunu ama insanoğluna hiçbir şekilde temas etmeyeceğini, ona ulaşabilmek için tek şansımızın oğlu (veya peygamberi) aracılığıyla olacağını söylüyor. Eğer onun rahmetini hak etmek istiyorsak iki şeye odaklanmalıyız; ahlaklı bir birey olmak ve belirlenmiş ibadet kurallarını eksiksiz yerine getirmek. Ve tabi diğer tarafta; kötülükten uzak durup, sapkın olarak nitelenmiş pagan kökenli (ve yeni adıyla şeytanın bizi dürttüğü) tapınımlardan uzak durmak. Babayla oğul arasındaki çatışma, oğulun bizim için ödediği kefaretle son bulmuş, ikisi barışmış ve tabular sınırlanmıştı. Fakat, geçmişin en büyük düşüncelerinden birisi olan ölüm-dirilme artık son bulmuş, onun yerine kovulduğumuz cennete geri dönme imkanımızın sunulduğu ahiret günü ve sonrasındaki sonsuzluk vardı. Ölüp-dirilme Oğul’un yaptığı bir şeydi, başkasının böyle bir gücü yoktu. Şamanların, sürekli ölüp dirilerek var ettiği ölümsüzlük yerine sonlu dünyevi hayat sonrası sonsuz bir durum vardı. Durum diyorum çünkü tanımda sadece sonsuz haz veya sonsuz acı yok. Örneğin, Sami dinlerden önce yaşamış büyük düşünürlerin Cehennemin giriş katındaki alacakaranlık ormanında beklemesi veya sınırlı günahlarının rehabilite edilip bir nevi bir haç yolculuğuyla, Araf dağında yükselip birliğin, ışığın, saflığın ve mükemmelliğin yolunun tutulması gibi kademeler de var. Bunların hepsini birden tanımlayabilecek bir kelime bütünü olmadığı için biz buna aşkınlığın parçası olmak diyebiliriz.


İşte bu bakışla Dünya tarihinin en eski öğelerinden birisi olan Ata kültü baskın dinsel modellere nüfuz etmiştir. Bunu mevcut çocuk yetiştirme tarzına uygun büyütülen herkes kolayca içselleştirebilmektedir. Hepimizin çatıştığı ebeveynleri, sırasıyla kaybedilen saflık ve masumiyet duygusu ile, kendimizi bilinçli olarak hissetmeye başladığımız andan itibaren evrenin varlığı ve birliğinden kopuk özgür kimliğimizin üstümüze saldığı dehşet verici korkuyla bir şeylere sarılıyoruz. Bu bir din, bir siyasi ideoloji, bir grup üyeliği olabilir. Onunla, tanrıyla, bozkurtla, parti devletle, tarikatla, kozmik enerjiyle, sayfalar dolusu çeşit çeşit düşünce modeli ve inanç sistemiyle kendimizi var ediyoruz. Bağlı olduğumuz bu dini, siyasi, etnik grubun uygun gördüğü ritüeller, esrimeler ve tapınımlarla koptuğumuz evrenle tekrar bütünleşiyoruz.


Bunlar işin güzel kısmı. Peki, ya şu soruyu ne yapacağız; bizim inancımızın merkezine oturan tanrı, ruh, kozmik enerji, devlet, etnik lider, ata kültünden türemiş her türlü aşkın varlık herşeye kadirken neden kötülük var? O tamamen iyiyse, kötülüğe gücü yetmiyor mu? O tamamen güçlüyse, kötülüğün kaynağı nedir? Bir sonraki yazı dizimiz bu konuyu merkeze alacak. Paleolitik dönemden bu yana kötülüğün tarihini işleyeceğiz.


Sevgiler


bottom of page